HAYATI KAYDIRIRKEN

HAYATI KAYDIRIRKEN

 

HAYATI KAYDIRIRKEN

Günümüz insanı sabah gözünü açar açmaz telefonuna bakıyor. Daha yataktan kalkmadan, kendi hayatına başlamadan başkalarının hayatına giriyor.

Hava nasıl olacak? Altın ne olmuş? Kardeşim ne yapmış? Arkadaşım nereye gitmiş? Kim ne yemiş, ne giymiş, ne satın almış, kim nerede tatil yapmış?

Daha kendi içimizden tek bir cümle geçmeden yüzlerce görüntü, haber, fikir ve hayat zihnimize doluyor.

Telefon belki de çağımızın en güçlü uyuşturucusu. Çünkü yalnızca zamanımızı almıyor; içsel dünyamızı da bastırıyor. Canımız sıkılacakken ekrana bakıyoruz. Bir şeyi düşünecekken kaydırıyoruz. Beklemek zor geldiğinde bir video açıyoruz. İçimizde beliren o belli belirsiz huzursuzluğun ne söylediğini anlamaya çalışmak yerine başka insanların hayatlarına sığınıyoruz.

Üstelik gördüğümüz şey çoğu zaman hayatın kendisi de değil.

Bize gösterilen hayat seçilmiş, ayıklanmış, parlatılmış bir hayat. Çünkü gerçeklik o kadar düzgün değil. Gerçek hayatın ışığı her zaman güzel değil, kadrajı çoğu zaman bozuk. İçinde acılar, bekleyişler, umut edişler, hayal kırıklıkları, çekidüzen verişler ve varoluşsal sancılar var.

Belki de bütün bu düzenin özünde insanın kendisini bir süreliğine kaybetme isteği yatıyor. Hatta daha derinde, ölümlü olduğunu unutma arzusu.

Bağırıp çağıran insanlar, görgüsüzlükler, para saçanlar, kavgalar, skandallar, bizim asla yapmayacağımız şeyleri yapan insanlar… Hepsine biraz da bu yüzden bakıyoruz. Bize yabancı olan, dikkatimizi diri tutuyor. Bir sonraki görüntüyü merak ediyoruz. Sonra bir sonrakini…

O sırada kendi hayatımız sessizce yanımızda duruyor.

Yıkanacak bulaşıklar, pişirilecek yemekler, taşınacak poşetler, ödenecek borçlar, aranması gereken bir anne, dinlenmesi gereken bir çocuk, sorulması gereken bir “Nasılsın?”

Bunlar ekranda ilgi çekici görünmüyor.

Çünkü bizim hayatımız çoğu zaman sıkıcı. Evet, sıkıcı. Her gününde büyük olaylar yok. Güzel ışıklandırmalar, etkileyici müzikler, kusursuz sofralar, sürekli seyahatler yok. Hareketli olduğu zamanlarda bile süslü püslü değil.

Ama belki de hayat tam olarak bu.

Biz başka hayatları izlerken kendi hayatımızın küçük ve geri gelmeyecek anlarını kaçırıyoruz.

Çocuğumuzun nasıl büyüdüğünü tam olarak göremiyoruz mesela. Bir gün yüzüne bakıyoruz ve çocukluğunun çoktan geride kaldığını fark ediyoruz. Bir kenarda anne babalarımız yaşlanıyor. Ellerindeki damarlar belirginleşiyor, yürüyüşleri yavaşlıyor, aynı hikâyeyi ikinci kez anlatmaya başlıyorlar. Biz onların yaşlandığını birdenbire fark ettiğimizi sanıyoruz. Oysa onlar gözümüzün önünde, her gün biraz biraz yaşlandılar.

Yanımızdaki insanın canı sıkkın oluyor; fark etmiyoruz. Çünkü “Neyin var?” diye sormak ve cevabını gerçekten dinlemek zaman istiyor.

Belki de en büyük kaybımız bu: Birbirimizi dinleme yeteneğimizi kaybediyoruz.

Baş başa oturduğumuzda ne konuşacağımızı bilemez hâle geldik. Ya bir başkasının dedikodusunu yapacağız ya aldığımız bir şeyden söz edeceğiz. Markalar, alışverişler, diyet listeleri, vitaminler, takviyeler, gidilecek mekânlar…

Ama birbirimizi ilerletecek kaç cümle kuruyoruz?

En son ne zaman bir arkadaşımızın söylediği bir şey eve dönerken aklımızda kaldı?

En son ne zaman bir sofradan kalkarken “Bu konuşma bana bir şey kattı,” dedik?

İnternet dünyası bize sürekli birey olmayı, kendimize yatırım yapmayı, kendimizi göstermeyi, kendimizi geliştirmeyi, kendimizi ödüllendirmeyi söylüyor. Bütün cümlelerin ortasında “ben” var.

Peki “biz” nereye gitti?

Birlikte bir şey üretmek, bir grubun parçası olmak, uzun uzun konuşmak, tartışmak, birbirimizin fikrinden değişmek, birinin derdine gerçekten ortak olmak giderek zorlaşıyor. Aynı masada oturuyoruz ama başka dünyalardayız. Bazen dört kişinin oturduğu bir masada dört ayrı ekranın ışığı yüzlerimizi aydınlatıyor.

Ve garip olan şu ki bütün bunları “bağlantıda kalmak” için yapıyoruz.

Oysa hiç bu kadar bağlantıda olup bu kadar birbirimizden uzaklaşmamıştık.

Telefonlarımızı suçlamak kolay elbette. Onları hayatımıza sokan, elimizden bırakamayan da biziz. Belki mesele teknolojiden vazgeçmek değil; Onun bizi hangi anlardan çaldığını fark etmek.

Çünkü kaçırdığımız şey gösterişli değil.

Bir çocuğun büyürken değişen sesi.

Annemizin biraz daha yavaş yürüyüşü.

Bir dostumuzun konuşurken bir an susması.

Akşam mutfakta kaynayan yemeğin sesi.

Birlikte içilen çay.

Can sıkıntısı.

Sessizlik.

Düşünmek.

Bunların hiçbiri bizi ekrana kilitleyecek kadar parlak değil. Ama hayat dediğimiz şey de tam olarak bunların toplamı.

Bir gün hepimiz son kez bir ekranı kapatacağız.

Ve o gün geriye, başkalarının hayatlarından ne kadarını izlediğimiz değil, kendi hayatımızın ne kadarında gerçekten bulunduğumuz kalacak.

Belki kendimize sormamız gereken soru şu:

Biz hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa onu kaydırarak geçiyor muyuz?

 

Tuğba Sancak

Diğer yazılarımızı okudunuz mu?

VESİLE’NİN BEYNİ A.Ş.

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    telefon özürlü olduğum için kendimle gurur duymaya başladım. telefon anneni, babanı, çocuğunu, sevdiğini aramak içindir gerisi hikaye…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Mükemmel tespitler. Kaleminize yüreğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Tuğba SANCAK

Ne büyük bir yazar ne de mühim biri. Yoldan geçerken hikaye bırakan biri.