FİLENİN SULTANLARI DEĞİL
- Yazar: Kudret KÖKSAL
- 7 Eylül 2026
- 18 kez okundu
FİLENİN SULTANLARI DEĞİL,
FİLENİN KADINLARI
Maalesef öylesine eril bir toplumda yaşıyoruz ki kadın yok sayılıyor, hiçleştiriliyor. Ataerkil, patriyarka ya da eril…
Hangi tanımlamayı tercih edersek edelim; kendisini var etmiş, başarılarıyla yücelmiş kadınları yıpratmak, toplum nezdinde gözden düşürmek ve dışlamak için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.
Kadınlarımızın, salt “kadın” olarak başarıya erişebileceklerini bir türlü tahayyül edemiyoruz. Dolayısıyla onlara, kadın olmaları dışında birtakım sihirli anlamlar yüklemeye çalışıyoruz; sanki bu yapay sıfatlar olmasa kadınsal bir başarı mümkün olamazmış gibi…
Bu süreçte, kadınlıklarını rencide eden ve onları ikinci plana iten pek çok sıfatı da üzerlerine yapıştırmaktan geri durmuyoruz. Bunun yanı sıra, çok matah bir şeymiş gibi, onları “Filenin Kadınları” yerine “Filenin Sultanları” olarak tanımlıyoruz.
Peki, neden buna gerek duyuyoruz? Bu haklı ve doğru bir tanımlama mıdır? Bu yazıda kısaca bu soruya mercek tutacağız.
Erkek sultanları bir kenara bırakırsak, tarihsel süreçteki kadın sultanların pek çoğu padişah hareminden çıkma değil midir? En bilineni Hürrem Sultan olmak üzere, hepsi nihayetinde padişahların zevceleri değil miydi?
Osmanlı’da başarılı addedilen kadın sultanların pek çoğu, aslında erkek egemenliğinin iradesi ve eril zihniyetin sınırları dâhilinde düşünen, davranan kadınlar değil miydi?
Üstelik bu etiketleme arzusu bununla da bitmiyor. Onları, Osmanlı sultanlarına bir karşıtlık oluşturması için bu kez de “Cumhuriyet Kızları” kalıbına sokuyoruz. Herkes kendi meşrebine göre bir yakıştırma yapıyor.
Filenin hatunları, filenin demokratları, filenin militanları, filenin şucuları bucuları… Yarın bir gün bu adlandırmaları duyarsak hiç şaşırmayacağım.
Yani hangi kesime, hangi ideolojik kategoriye aitsek, o başarının kahramanlarını kendi aidiyetimizin kadınları gibi göstermeye çalışıyoruz. Onlara, kendi iradeleri ve muhtemelen kendi istekleri dışında misyonlar yüklüyoruz. Sanki arkalarında bir ideolojik aidiyet durmazsa, tek başlarına başarılı olamayacaklarmış gibi…
Yetmiyor; bütün bu ideolojik bagajların yanı sıra, onları ağır küfürlerle aşağılamaktan da geri durmuyoruz. Sadece bizim istediğimiz kalıba girmedikleri için onları utanç verici şekilde yaftalamaya cüret edenlerimiz çıkıyor. Kişisel hayatlarını dilimize dolayıp, başlarına birer namus ve ahlak bekçisi kesiliyoruz.
Çünkü onlar kadın. Erkeklerin bile gösteremediği başarılarla tüm toplumun eril değerlerini temelinden sarsıyorlar. Bu durum, zihinsel evrimini tamamlayamamış bazılarımızın hiç de hoşuna gitmiyor. Çünkü bu zihniyet, kadının erkeğin önüne geçmesine asla tahammül edemiyor.
Onları “sultan” yaparak kadınlıklarını ve özgür iradelerini gizlemeye, yeniden erkeğin hâkimiyet alanı içine sokmaya çalışıyorlar. Öyle ya; sultan bile olsalar, nihayetinde bir erkek padişahın emri ve itaati altındadırlar. Yani asla bağımsız ve özgür bir iradeye sahip olamazlar.
Osmanlıcı görüşlerin karşısında saf tutanlar ise, kadınlarımızı kendi ideolojik mahallelerine dâhil ederek bu duruma kendilerince karşı çıkıyorlar. Yani iki taraf da kadınlarımızın kimliğiyle keyfince oynuyor.
Onlar başardıkça, daha kim bilir ne gibi yapay aidiyetler üreteceğiz. Hiç şüphesiz bir süre sonra onları “erkek gibi kadın”, “adam gibi kadın” diyerek, kendimizce bir üst mertebeye yükseltmeye çalışacağız! Sanki bir kadının başarılı, cesur, güçlü veya gözü kara olması için illa “erkek gibi” olması zorunluymuş gibi… Sanki korkak, zayıf ya da pısırık erkek olamazmış gibi! Bu dille, erkeğin bu alemdeki en üstün varlık olduğunu; kadınların ise ancak “erkek gibi” olurlarsa bu başarıları elde edebileceğini bilinçaltımıza zerk ediyoruz.
Ayrıca, haklarında hiçbir bilgiye sahip olmadan onları neden sürekli “kadın” veya “kız” gibi kategorilere ayırma ihtiyacı duyuyoruz? Onların yetişkin birer kadın olması birilerini rahatsız mı ediyor? “Kız” diyerek toplumsal bir takıntıyla bekaretlerine mi işaret etmeye çalışıyorlar?
Size ne kardeşim! Ama bu ilkel toplumsal anlayışta kadın bir “namus meselesi” ya da “erkeğin namusu” olarak görüldüğü için, bu kelime oyunları hiç bitmiyor. Peki ya erkek olarak sizin namussuzluklarınız ne olacak? Namus ve ahlak bekçiliği yapmak egolarınızı tatmin ediyor; tıpkı çağ dışı, baskıcı yönetimler altındaki erkek egemen toplumlarda olduğu gibi kendi ayıplarınıza bir örtü oluyor.
Kadınlığı başarıyla bağdaştıramıyorsunuz. Bırakın artık evrenin şu en müthiş canlılarının yakasını! Onları siyasal, sosyal ve cinsel aidiyetler içine hapsedip hayatı onlara zindan etmekten vazgeçin!
Üstelik takımın teknik adamı bir İtalyan erkek. Sanki bu dünyada kadın teknik direktör olunamazmış gibi; sanki elde edilen bu total başarı kadınların emeği değil de tek başına erkek bir koçun mucizesiymiş gibi davranılıyor.
Oysa onlar analarının, babalarının çocukları. Kendilerini kabul ediş biçimleri dışındaki tek mutlak aidiyetleri aileleri değil mi? Onlar bu toprakları, kadını ve bir erkek olarak beni yücelten kadın sporcularımız. Yıllarını spora harcamış; emekle, azimle, başarı hırsıyla bu noktalara ulaşmış kadınlarımız…
Kaldı ki bana göre başarı, sevilmek ve saygı duyulmak için bir ön koşul da değildir. Onlar bu toprakların kadınları; bu topraklardan çıkan sporcular. Aidiyetleriyle değil, kadınlıklarıyla ve emekleriyle var oluyorlar.
Sizi bilmem ama onlar şu ya da bu siyasi görüşe, şu ya da bu kesime hizmet ettikleri için değil; başarılı birer kadın sporcu oldukları için benim gururumdur. Sadece ve sadece bunun için.
Nadia Comăneci’yi hatırlarsınız. Ne milliyetini ne de başka bir aidiyetini umursamadan, o kadının başarısıyla müthiş bir gurur duymuştum. Voleybolcu kadınlarımızla da aynı gururu yaşıyorum ve her zaman yaşayacağım.
Bu şeref benim için yeterlidir. Bilirsiniz; Osmanlı’da yakın tarihlere kadar kadın insandan bile sayılmıyor, nüfus sayımlarında dahi yok sayılıyordu. Toplumu oluşturan nüfus sadece erkeklerden ibaretti. Kadın zaten erkeğin zevcesi, cariyesi ya da hizmetçisiydi; yani erkeğin hayatındaki bir teferruattan ibaretti.
Osmanlı mahkemelerinde iki kadının şahitliği ancak bir erkeğe denk tutulmuyor muydu? Şeriat yönetimi kadınları eve hapsetmiyor muydu? Ki hâlâ bu zihniyeti özleyenler aramızda mevcut.
Kadınlar miras hakkından son derece kısıtlı yararlanmıyorlar mıydı? Peki ya o övülen sultanlar? Hepsi haremden çıkma değil miydi? Binlerce kadın köle, harem hayatı içinde padişahlara sunulmuyor muydu? Padişahların ve şehzadelerin hizmeti, zevk-ü sefası için kullanılan birer “cariye deposu” değil miydi harem?
Padişahlar, küçük yaşta saraya alınıp yetiştirilen bu cariyeleri sonradan azat edip nikâhlarına alırlardı. Bilinir ki şer’î hukukta bir erkek en fazla dört hür kadınla evlenebilirken, padişahlar başkasının cariyesiyle bile evlenebiliyorlardı; çünkü bu cariyeler efendinin mülküydü.
Nikâh kıyıldığı an, o kadınlar “sultan” mertebesine yükselirdi. Saraya alınan cariyeler padişahın hususi dairesinde hizmet görür, emirlerini yerine getirir, mesajlarını iletir ve geceleri de nöbetleşe vazife yaparlardı.
Şehzadelerin de kendi dairelerinde cariyeleri vardı. Padişah olunca haremini bunlardan kurar, eski padişahın hareminden de istediklerini yanına alırdı.
Özetle Osmanlı İmparatorluğu’nda harem; padişahın eşi, cariyeleri, annesi ve kız kardeşlerinin yaşadığı, dış dünyaya tamamen kapalı bir alandı.
Erkek sineğin bile giremediği bu alanın disiplinini sağlayan harem ağaları, hadım edilmeden içeri adım atamazlardı. Yani kadın; güvenilmeyen, tam bir insan olarak kabul görmeyen, kişiliksizleştirilmiş ve cinsel fantezilere hizmet eden bir hizmetçiden ibaretti.
Sanırım şimdi kadınlarımızı neden “sultan” olarak tanımlamak istemediğimi yeterince açıklayabilmişimdir. Oysa bu hayatta kadın her şeydir; hayatın kendisidir.
Doğuran, emziren, büyüten, koruyan, öğreten ve ölene kadar çocuğu için endişesi bitmeyen varlıktır kadın. Barıştır kadın. Bu evrenin en saygın varlığıdır. Unutma ki seni doğuran ve büyüten de bir kadındır.
Bu nedenle; sözcükleri ve sıfatları biraz düşünerek, içerdikleri tarihsel ve toplumsal anlamların farkına vararak kullanmak, kadınlarımız için daha adil, daha eşit ve daha saygın bir yaklaşım olacaktır. Onlar birer “sultan” değil sevgili dostlarım; onlar kendi emekleriyle, tırnaklarıyla “kendilerini inşa etmiş özgür kadınlar.”
Sevgiyle…
Kudret Köksal
Diğer Yazılarımı Okudunuz mu?

inanılmaz mutluyum… her biriyle gurur duyuyorum…
Müthiş bir gurur sevgili Yıldız.
Bizi gururlandırdılar. Yüreğinize sağlık üstadım