KARDELEN – 3. Bölüm
- Yazar: Kudret KÖKSAL
- 22 Ağustos 2026
- 13 kez okundu
KARDELEN
3.Bölüm
O gece çok garip bir şey oldu. Sevişmenin hazzı ve yorgunluğuyla, birbirimize sarılmış, öylece ve sessizce oturuyorduk. Galiba gözlerimizi bile açmadan. “Ne olur sıkı tut beni, hiç bırakma” dedin apansız. Ama sesin yalvarmaklı ve ağlamaklıydı. Bu inlemenin, bu sözlerin altındaki anlam neydi? Öylesine bir gizemdin ki, her söylediğin beynimdeki soru yumağının iyice dolanmasına neden oluyordu.
“Hayır, bırakmayacağım seni.”
Rahatlamıştın. Başını göğsüme koydun, anı sindirdin uzun süre. Seni neden sıkı tutmam gerekiyordu? Neden bırakmamam gerekiyordu? Hayatının gizleri neydi? Mutluydun. Seni tutmama gerek var mıydı? Her şeyi karşılıklı isteyerek ve severek yapıyorduk. O halde sorun neydi? Seni benden koparabilecek olan gerçekliğin neydi? Hayatının bilinmeyenleri, gizlediklerin, sakladıkların neydi? Sorularımı hep yarım yamalak geçiştiriyordun. Bense “düşünme” diyordum kendi kendime içimden. “Mutlusun, düşünme, boş ver, ne olursa olsun, düşünme…” Fakat olmuyordu. Ahh, olmuyordu. Beynim öylesine düşünceler üretiyordu ki önünü alamıyordum. Uyurken bile, düşlerimde düşünür olmuştum.
O gece telefon numaranı verdin bana. “Sabah sesimle uyanmak istediğini” söyledin. Ve tan ağarırken ayrıldın yanımdan. Eve gittiğinde telefon ettin. “Güzel şeyler söylememi” istedin; pamuk gibi bir sesle. Nereden buldum bilmiyorum ama dünyanın en güzel sözcüklerini sıralayıp yan yana, söylemeye başladım. Öylece uyudun, telefon açık. Öğleye doğru kaldırmak için seni telefon açtığımda, uyanışındaki mahmurluğun yanı sıra, mutluluğunu da hissetmiştim. Sesimi duymak, senin sevinçle uyanmana yetmişti. Seni mutlu etmek ve o mutluluğu hissetmek, beni de sınırsızca mutlandırıyordu. Kalbim çarpmayı durduracakmış gibi hissediyordum. Böylesi mutluluklar Türk filmlerinde olur sanırdım; senaryoların hayal mahsulleri… Oysa değil. Daha bile yoğununu yaşıyordum şimdi. Hiçbir filmde görmediğim…
O gece gelmedin. Ertesi günün sabahında geldin bu kez. Annemle tanıştırdım seni. Oldukça mahcup, sıkılgan, elini öptün onun. Davranışların öylesine ağır, öylesine saygındı ki, sana sevgimle birlikte saygım da giderek büyüyor, giderek çözülemeyecek bağlarla bağlanıyordum. Bakışlarındaki mahzunluk, sesindeki hüzün dayanılacak gibi değildi. Hayatın bütün acılarını o küçücük bedeninde toplamıştın sanki. Hayatın bütün acılarını toplaya toplaya gelmiş ve vücudunda biriktirmiştin yirmi altı yıl boyunca. Belki de beni sana bağlayan gerçek buydu… Ve o sabahın gecesinde yine geldin. Yine delice birlikte olduk, annem derin uykulardayken.
“Seni ortamında görmek, tanımak istediğimi” söyledim biraz tedirgince. Şiddetle karşı çıktın buna. “Çirkindir ortamım” dedin, “Sana yakışmaz o ortam. Sen uzak durmalısın o ortamdan. Asla, asla gelmemelisin.” “Ama seni sahnede ve gazinoda dinlemek istiyorum.” “Hayır. Ben özel olarak söylerim sana.” Beni sevdiğini söyleyerek ayrılıp gittin evden, sabaha karşı. O gün İstanbul’a gittin. Bir yıl önce boşandığın eşinle ilgili boşanma işlemlerinde bazı yanlışlık olduğunu ve nüfus idaresinden bunları düzelttirmen gerektiğini söylemiştin. Beni İstanbul’dan arayacağını söyleyerek veda ettin. Oysa tam iki gün hiçbir telefon almadım senden. Kuşkularım ve kaygılarımla geçen 47 saat…
Yeniden telefon ettiğinde ise, “Artık aramayacağını, Ankara’ya döndüğünün ertesi günü uzunca bir program için Antalya’ya geçeceğini ve kendisini unutmamı ve asla telefon etmemi istemediğini” söyledin. Bu mümkün değildi Kardelen. Israrlarım sonucunda “Hayatında mafyayla ilişkili bir gazino patronunun olduğunu, bu adamdan kurtulamadığını, beni öğreneceğinden çok korktuğunu, kendisinin ve benim hayatımdan çok endişe duyduğunu” söyledin. Bu durumu kabullenmem mümkün değildi.
Israrlarım sonucunda Antalya’ya uçmadan önce 3 saat kadar uğradın. Tam üç saat boyunca onu dinledim ve ben de kendi hayatımdan söz ettim ona. Hayatımı özetledim. Yenilgilerle, hüsranlarla dolu hayatımda, haksızlığa, çirkinliğe teslim olmamak için çabalayıp durduğumu, bunun için devrimci mücadele içinde yer aldığımı ve ne mafyaya ne gazino patronlarına teslim olmamın mümkün olmayacağını anlattım. O mafyacılar ki, Mamak’ta sırf solcuların gözüne girmek için kamyonla karpuz vb. gönderirlerdi koğuşlara. Tabii solcular hiç dokunmaz, ama sağcılar afiyetle yerlerdi. “Müsaade et, bu işi çözeceğim” dedim. “Hayır” diye çıkıştın sert ve kararlı bir ses tonuyla. Sonra gitmeni istedim. Sense gitmedin. Sırnaşık kediler gibi sırnaştın durdun. O gün bizi hiçbir gücün ayıramayacağına karar vermiştim artık. Sevginden emindim. Ama şimdi korkularından da emindim.
Antalya’ya gittiğinde beni arayacağını ve sevdiğini söyledin ve sımsıkı bir sarılma sonrasında ayrıldın. Bu gazino patronu dediğin adam senin “dostun”du. Yani yaşamsal ve maddi dayanağın. Fakat hikâyeni anlatmakla beni yine ve yeni çelişkilere sürüklemiş, açmazlarımı derinleştirmiş, yepyeni açmazlara sürüklemiştin. Seni öldürmekle tehdit eden bir zorba… Kurtulman gereken bir pislik… Ve öte tarafta bu işte maşa olabilecek bir adam; yani ben.
Bütün bunları düşünüyordum ama sana, masumluğuna, içtenliğine asla konduramıyor, yakıştıramıyordum. Düşündükçe kendime kızıyor, insanlara olan güvensizliğime kızıyor, belki de patolojik bir vaka olduğumu düşünüyordum. Tam beş gün boyunca sesini duyamadım. Deliler gibi döndüm durdum evin içinde. Sigara almaya olsun ayrılamadım evden. Telefon geliverir o sıra diye. Nihayet ettin. “Beni sevdiğini, beni özlediğini” söyledin. Tam bir uçurum kenarından düşecekken, yine hayata tutundum.
Günler sıkıntılarla geçiyordu. Kafam senden başka hiçbir şeyi almaz olmuştu. Kitap okuyamıyordum, yazamıyordum. Bütün organlarım felçliydi sanki. Birkaç gün sonra yeniden aradığında ise, artık aramayacağını söyledin yeniden. Gururum ikinci kez yaralanıyordu. Sana yalvarmak istiyordum. Gururumu itip bir yana yalvarmak…
Beni aramaman, beni parçalara bölmendi sanki. Sanki gövdemin bir yarısını alıp götürmendi bir bilinmeze. Otelden arayamıyordun anlaşılmasın diye; jetonlu genel telefondan arıyordun. Bütün ısrarlarıma rağmen ne benim telefon etmemi, ne de yanına gitmemi istemiyordun. Telefon etmek istediğimi söylediğimde sesini korku bürüyordu. Biliyordum, korkun büyüktü Kardelen, büyüktü. O’nun Antalya’ya geleceğini söyledin, “Arayamam” dedin. İtiraz ediyordum, kabullenemiyordum. “Aramalısın” diyordum, “Bugüne kadar kaç kez buluştuk ki? Aramalısın!” Tam bütün bunlardan yakınırken jetonun bitmiş, konuşmamız bıçak gibi kesilivermişti.
Ne yapacağımı bilemiyordum. Dört gece beraber olmuştuk. Anlatılası bile olmayan dört koca gece geçirmiştik. Ve bitmişti. Çıldırabilirdim. Bir namussuzun tehditleri, korkular ve korkulardan doğan yenilgiler… Bitmişti. Mümkün değildi, olamazdı. Böylesi güzellikleri yaşayan bizler, böylesi çirkinlikler karşısında teslim olamazdık.
Yenilemezdik, yenilmeye hakkımız yoktu. Sevgiyi ezdiremezdik. Delireceğimi hissediyordum. Evimdeki hücremde, fikri sabitlerimle baş başa, bugüne kadar hep yenilen sevgilerimin muhasebesini yapıyor, bu tür değerlerimin hayatta hükmünün olmadığını ve bunları beynimin içindeki dünyada yarattığımı düşünüyordum.
Öncesinde tam üç sevgilim olmuştu. Hepsini de sevmiştim. Hepsinde de ölmek, mutluluğu sonsuzlaştırmak gibi gelirdi bana. Sevgilerim ölümleri önemsemeyecek kadar güçlüydü. Yenilemezdim. Bir şarlatana yenilemezdim. Dayanamıyordum.
Birkaç gün sonra kendimi İstanbul’a attım. Çok sevdiğim iki dostumla yaşadıklarımı paylaştım. Acılarım bitmiş değildi ama Ankara’ya döndüğümde olayları daha soğukkanlı değerlendirebiliyordum. Ben İstanbul’dayken Nazan isminde birisi aramıştı. Oysa o isimde bir tanıdığım yoktu. Sen’den başkası olamazdı. Demek ki vazgeçmemiştin. Sevinçler, hüzünler birbirine karışmıştı. Aradan on güne yakın zaman geçti. Ne telefon, ne sesin…
Merakıma yenilip Antalya’yı aradım. Çıktığın gazinoyu buldum. Gece saat ikiye beş kala gazinoya geldiğini, saat ikide sahne aldığını, üç buçukta programını bitirdiğini söylediler. Gizliden gizliye düşündüğüm, kendime bile itiraf edemediğim bir konsomatris olduğun doğrultusundaki kanılarım silinivermişti. Öyle olsaydı, programına beş dakika kala gitmezdin gazinoya.
Sevincim öylesine büyüktü ki o gece seni defalarca aradım. Sonunda, son parçanı okurken yine telefon ettim. Acil olduğunu söyledim telefondaki sese. “Bekleyeceğim” dedim. Kısa bir süre sahne arkasındaki telefondan sesini dinledim. Ancak telefon kapatıldı. Son bir umutla tekrar aradığımda bu kez telefonu açan sendin. Öfkeliydin. Tedirginliğin açıkça anlaşılıyordu. Sesin her zamanki yumuşaklığında değildi. Burayı aramamalıydın, dedin, “Beni hiç düşünmüyorsun?”
Nasıl utanmıştım. “Ne olabilir ki?” diye sordum. “Bana hiç kimse bir şey yapamaz. Korkmuyorum kimselerden.”
“Sana değil bana” diye cevapladın. Pişmanlığım had safhaya ulaşmıştı. Neden aramadığını sordum. O’nun orda olduğunu söyledin. Başımdan kaynar sular dökülmüştü. Yanına gitmek istiyordum. Aramanı istiyordum. Şiddetle karşı çıkıyordun. Ve açıkladın: “Otelde beraber kalıyoruz onunla.” Tanrım! Ölüm hiç böyle cazip görünmemişti gözüme. Sen… Öyle bir insanla… Bir kadın taciriyle. Sen… Bacaklarını açıyordun onun karşısında.
Sen de benim gibi şok olmuştun. Sesin soluğun çıkmıyordu. Ardı ardına sıraladığım “Hoşça kal” sözcüklerime cevap vermedin. Nasıl bir işkenceydi bu? Seni o adamın altında kıvranırken, o adamın ise senin üstünde zevkten çıldırmış olarak gidip geldiğini görüyordum.
Yıllar öncesinden kafama yerleşen bir fikri sabit yeniden beynime geri dönüyordu. Sen kıvranıyordun, inliyordun. Onun ağzından salyalar akıyor ve o salyalar senin tenine bulaşıyordu. Bacaklarını açıyordun, o giriyordu. O giriyor, çıkıyordu. Ve boşalıyordu. Senin o berrak tenini kirletiyordu. Bu dünyayı kirleten, bu dünyanın bütün güzelliklerine, üretimlerine el koyan bu sistemin temsilcilerinden birinin kirli elleri senin vücudunu okşuyordu. Oysa sen “ben”din. O adamın kirli elleri benim vücudumu da kirletiyordu. Dölünü bulaştırıyordu. Sen kıvranıyordun. “Daha, daha…” diyordun. Çıldırmak üzereydim.
Devamı gelecek…
Kudret Köksal
Diğer bölümleri okudunuz mu?

devamını bekliyorum… erkekler ve gereksiz kıskançlıkları…