BİR MANGALIN KÖZÜNDE KALAN ÖMÜR
- Yazar: Erol ATLAS
- 21 Ağustos 2026
- 14 kez okundu
BİR MANGALIN KÖZÜNDE KALAN ÖMÜR
Yıl 1969… Temmuz ayı.
Şirin mi şirin bir mahalle…
Tek katlı kerpiç evler, etrafı küçük tarlalarla çevrili minnacık bahçeler… Uzun uzun kavaklar, dallı budaklı söğüt ağaçları… Evlerin dört bir yanı gül bahçeleri, bağlar, bahçeler…
Her şey çocuklar için sanki.
Her evde beş, altı çocuk… Sokaklarda koşuşturan, ağaçların gölgesinde oynayan çocuklar… Yazın sıcak günlerinde evlerin serin odalarında dinlenen aileler…
Günler birbirini kovalıyor, uzun yaz günleri bir türlü bitmek bilmiyordu.
Mahallenin çocukları, anneler, babalar, nineler, dedeler… Cumartesiden pazara pikniğe gitmek için sözleşirdi.
Hele o piknik sözü verildi mi…
Gel de o gece uyu!
55-57 yıl önce…
Öyle bugünkü gibi herkesin arabası, taksisi, telefonu, televizyonu yoktu. Mahallede ya bir kamyon bulunurdu, ya bir at arabası, ya da bir traktörün römorku…
Ama ne fark ederdi?
Bütün komşular el ele, omuz omuza binerdik araçlara.
Şarkılar, türküler eşliğinde…
Kimi zaman Fidanlıklar’a, kimi zaman Edremit’e, kimi zaman iskeleye…
Çoluk çocuk, anneler, babalar, komşular hep birlikte…
Ne televizyon vardı, ne telefon…
Bazen elektrik bile yoktu.
Ama mutluluk vardı.
Hem de öyle böyle değil…
Aylarca süren, çocukluğumuza sığmayacak kadar büyük, sonsuz mutluluklar vardı.
Piknik yerine varıldığında örtüler serilirdi. Her taraf bir anda şenlenirdi. Semaverler yakılır, ocaklar kurulurdu. Yemekler kaynardı.
Öyle kebap, öyle mangal, öyle tavuklar…
Bugünün sofralarında ne gezer!
Annelerin ellerinden çıkan yemeklerin kokusu bütün piknik alanını sarardı.
Çünkü o günlerde yemeğin tadı başka, sohbetin tadı başka, insanların birbirine yakınlığı bambaşkaydı.
Hayat ise…
Su gibi akıp gitti.
Ne bileyim ben…
O çocuk aklımla, o pikniğin annemle son pikniğim olduğunu nereden bilebilirdim?
Meğer geçen zaman değilmiş…
Ömürmüş.
Bugün, yıllar sonra o günü hatırladığımda hâlâ dün gibi geliyor.
Gözyaşlarımı artık saklamaya gerek duymuyorum.
Çünkü insan yaş aldıkça bazı acıların saklanacak tarafı kalmıyor.
Ve bugün… 2026.
Yine hazırlık yaptık.
Düştük yollara…
Bir ağacın altında, deniz kıyısında soframızı kurduk.
Mangalımızı yaktık.
Üzerine etleri koyduk.
Ama benim gözlerim…
Denizin maviliğinde kaybolup gidiyor.
Ateş kendi kendine yanıyor.
Bir süre sonra ateş köz oluyor.
Dönüp mangala bakıyorum.
Ve birden içimden sorular yükseliyor:
Nerede o anneler?
Nerede o komşular?
Nerede o cıvıl cıvıl çocuk sesleri?
Nerede o kalabalık sofralar?
Nerede o eski günler?
Bir zamanlar kendi evimizde beş çocuk, eşim ve ben, o eski kalabalığın küçücük bir devamı gibiydik.
Biz de mangal yakardık.
Biz de sofralar kurardık.
Biz de çocuklarımızla gülüp eğlenir, yarınlara bakardık.
Ama…
Dün dünde kaldı.
Bugün mangala baktığımda, aslında sadece mangalı görmüyorum.
Her şey köz olmuş.
Yanan etler, tüten duman, sönen ateş…
Sanki ömrün kendisi o mangalın içinde yanıp köz olmuş.
Hanımımın gözleri de doluyor.
Yüzünü çeviriyor.
Bir damla gözyaşı süzülüyor.
İçinden bin ah çekiyor.
İkimiz de susuyoruz.
Çünkü bazen insanın söyleyecek sözü kalmıyor.
Ateş sönmüş…
Köz olmuş…
Etler yanmış…
Duman bile tütmüyor artık.
Gölün kenarında, koca kumsalın üzerinde, ulu ağaçların altında kala kala iki ihtiyar kalmışız.
Ne eski ateşi yakacak gücümüz var…
Ne eskisi gibi eti yiyecek dişimiz…
Ne sabrımız…
Ne gönlümüz…
Ne de eski keyfimiz.
Denize bakıyoruz.
Ufuklara bakıyoruz.
Aslında sadece denize değil…
Geçmişimize bakıyoruz.
Ama artık bakacak göz de yorulmuş.
Yavaş yavaş kayboluyoruz denizin maviliğinde…
Dalgaların sesinde…
Hatıraların içinde…
İki ihtiyar…
Bir mangal…
Bir lokma ekmek…
Bir parça et…
O da yanmış.
Tıpkı yüreğimiz gibi…
Koskoca memlekette, koskoca şehirde, kalabalıkların içinde insan bazen ne kadar da yalnız kalabiliyor.
Çocuklarımız kuşlar gibi uçup gittiler.
Uçsuz bucaksız ovalarda kendi hayatlarının kanatlarını çırpıyorlar.
Biz ise burada…
Kanadı kırık, kalbi yorgun iki ihtiyar…
Kumsalda oturuyoruz.
Teselli niyetine denizin üzerine taş kaydırıyoruz.
Bir taş sektiriyoruz…
Bir hatıra canlanıyor.
Bir dalga geliyor…
Bir ömür geri dönüyor.
Sonra bir dalga daha…
Ve her şey yeniden kayboluyor.
Artık gözyaşını dökecek ne kaldı?
Göz mü kaldı?
Damla mı kaldı?
Hayat böyle işte…
Dün yedi yaşında çocuktun, bugün yetmişlik dedesin.
Bir bakmışsın, çocukluğunun sokakları yok…
Mahalle yok…
Komşular yok…
Annen yok…
Piknikler yok…
O kalabalık sofralar yok…
Sadece hatıralar var.
Ve insan, yaşlandıkça anlıyor ki;
Meğer en güzel günler, yaşarken kıymetini bilemediğimiz günlermiş.
Meğer mutluluk, sahip olduklarımızın çokluğu değilmiş.
Bir annenin sofraya koyduğu sıcak yemekmiş…
Bir babanın yanında oturmakmış…
Komşunun sesini duymakmış…
Çocukların kahkahasıymış…
Birlikte yakılan küçücük bir mangalmış…
Ve bazen de…
Bir annenin yanında geçirilen son piknikmiş.
İnsan bunu yıllar sonra anlıyor.
Hayat böyle…
Biz ne yapalım?
Kader-i ilahî…
Geçen geçti.
Kalanlara selam olsun.
Gençlere selam olsun.
Dişleri varken yiyebilenlere…
Güçleri varken sarılabilenlere…
Yürekleri atarken sevebilenlere…
Sevdiklerinin kıymetini onlar yanındayken bilebilenlere selam olsun.
Çünkü hayat kısa…
Çünkü zaman acımasız…
Çünkü ateş bir gün mutlaka söner, mangal bir gün mutlaka küle döner.
Ama insanın yüreğinde bıraktığı güzel hatıralar…
Ömür boyu köz gibi yanmaya devam eder.
Sevgiyle kalın.
Yetim Erol
Erol Atlas
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

artık bunları bir araya getirmeliyiz hocam…
Annenize ve tüm vefat annelere sonsuz rahmet diliyorum. Yüreğinize sağlık.