DUVAR
- Yazar: Negah Ruşen Özcan
- 11 Mayıs 2026
- 15 kez okundu
DUVAR
Boyadım rengarenk duvarlarını
Harcını gözyaşlarımla ıslattım
Dokunmayın tuğlalarıma
Enkaz altında kaybolur sonra sesim
Kimse bilmiyor, duvarların ardında yaşıyorum ben. Öyle sıradan duvarlar sanmayın sakın. Ses geçiren, cam gibi berrak duvarlar. Sizi görüyorum, sizi duyuyorum ama ne siz ne de ben dokunamıyoruz birbirimize. Duvarlarım öyle birdenbire sarmadı dört bir yanımı. Yıllar içinde emek emek örüldü onlar. Harcı sizden, örmesi benden oldu.
İlk tuğla ne zaman konuldu derseniz, kız olarak doğduğum gündür herhalde ama bunu o zamanlar anlamış mıydım bilmiyorum. Benim bildiğim ilk tuğla, babamın beni ilkokuldan aldığı gün konuldu, diyebilirim. Okumayı çok seviyordum, bana kızıp, okuldan almasınlar diye eve gelince öğretmenimin verdiği tüm ödevleri hızla yapıp sonra da anneme yardım ediyordum. Her işe koşturuyordum, geceleri yorgunluktan sızıp kalsam bile sabah erkenden gözümü açıp okula gidiyordum. Öğretmenim gibi olmak istiyordum büyüyünce ama olmadı. Doğuda kızlar okutulmazdı o yıllarda, hala da zar zor okutuluyorlar o da ayrı mesele ama abilerim ya biz okuruz ya o deyince, benim okumak için hiçbir şansım kalmadı elbette. Babam annemin yüzüne baktı, tek laf gelirse yakarım hepinizi dedi, annem de yanmamak için beni yakmayı seçti. Abilerim okudu, üniversitelere gitti, şimdi kızları, gelinleri birer iş kadını. O yaşımda onları suçladım mı hiç, kızdım mı bilmiyorum, her şey duvarların ardında kaldı. Sonra akşam sanata yolladılar beni, baba evinden koca evine transfer edilecek, becerikli küçük bir kadın yaratmanın yolu biçki ve dikişten geçiyordu. Ben de hayallerimi biçip, gerçeklerimi diktim, provasız giyindim yeni hayatımı üzerime.
Zaman hızlı akardı bizim oralarda, ana kucağından, koca evine geçiş o kadar hızlı olurdu ki, oyuncak bebekle oynarken bir bakardınız minik bir bebek var kucağınızda. Henüz evcilik oynamaya doyamadan, kapıları, pencereleri tüm dünyaya kapanmış bir evin içine kapatılmış bulurdunuz kendinizi, ürkek korkak bir kuş gibi. Kanat çırptıkça yorulup düşerdiniz.
Duvarlarımın ikinci en büyük tuğlası sokakta oynarken gelip buldu beni. Sek sek oynamayı çok severdim. Kapı önünde oğlan çocuklarından uzak, kız kıza sek sek oynadığımız bir günün sonunda, annem elinde tuttuğu bir yazmayla saçlarımı bağlayıp, karşıma geçerek, bundan sonra sokakta oynamak yok dedi. Yakında evleniyorsun, artık attığın her adıma, aldığın her nefese dikkat edeceksin. Namusumuza laf ettirmeyeceksin, dedi. Namus ne demekti bilmiyordum ama, duvarlarımın en kalın tuğlaları hep namustan örüldü. Ben neler olduğunu, ablamın küskün, kızgın gözlerinin şimşekleri arasında, kendisine gelen görücülerin, beni sokakta oynarken görüp beğendiğini, gözüm açılmadan alıp, oğullarının koynuna sokacağını, bizi birbirimizden sonsuza dek ayıracak olan kırgınlık nehirlerine gözyaşlarımızı akıtırken öğrendim. Ablam beğenilmemiş bir mal olmanın küçük düşürücü üzüntüsünü yaşarken, ben piyasaya sürülmeden, el altından alınan bir mal olmanın üzüntüsünü yaşıyordum. Alanın memnun ama alınanın kaybolmuş olduğu, tek taraflı bir alışverişin, yaralı birer suretiydik artık. Duvarlarımın harcı gözyaşlarımla beslendikçe, kalbim de yavaş yavaş çırpınmayı bıraktı. İçimdeki kuş kafesine alıştı.
Dedim ya bizim oralarda zaman hızlı akar diye, düğün, dernek, gerdek, koca, kaynana, iş, güç, çocuk, yemek, bulaşık, dert, tasa derken, yıllar yüzümde çizgi çizgi yollar açarken, duvarlarım, ardına sığınabildiğim, içimde kopan fırtınaları, boğazımda düğümlenen çığlıkları, kalbimde ince ince kanayan yaranın sızısını, çocukluğumu, gençliğimi, hayallerimi, umutlarımı, üzüntülerimi, sevinçlerimi sarıp sarmalayan, dokunulmaz kılan, nefes alabildiğim ve aldığım nefese karışılmayan tek yer oldu. Duvarlarımın içinde kahkaha sesleri yükselirken ocakta çorba karıştırdım, duvarlarımın içinde şarkılar söylerken çocuklarımı yıkadım, yatırdım, duvarlarımın içinde göz yaşları dökerken kocamın gönlünü hoş ettim. İçimdeki kanatlanan kuş duvarlarıma çarpınca yaralarını sardım, ninnilerle avuttum onu. Duvarların ardındaki cehennem ona dokunamasın diye cennetime daha da fazla tuğla ekledim. Kat kat, kalın ve dokunulmaz…
Sonra kızlarım büyüdü, onların cıvıltısı doldu kulaklarıma, cennetime almak istedim hepsini ama duvarlarım o kadar yüksekti ki nasıl aşacağımı bilemedim. Saçlarını usulca okşamaya çalışan elim acıttı onları, sözlerim duvarların ardında tınısını kaybetti, şarkılarım onların kalbindeki kuşların kanatlarına takılmadı. Duvarlarıma çarpan sesim, seslerine kavuşamadı. Günlerce ağladım belki sel olur, sulara kapılıp taşarım onların yanına, aşarım tüm duvarlarımı diye ama korktum hem de çok korktum. Kaybolmaktan, bilmediğim duygular arasında boğulup gitmekten çok korktum.
Dedim ya zaman çok hızlı akıp geçiyor diye. Akıp geçerken, tamamlanmamış, yarım kalmış hayatları, özlemleri de beraberinde sürükleyip götürüyor. Her şeyin değiştiği bir anın, tam ortasına bırakıp gidiyor. Yaşayıp yaşamadığımı anlamadan, zamanın sürükleyip getirdiği ömrümün son günlerinde, ortada bir anıt gibi duruyorum duvarlarımla birlikte. Dışının boyası aktıkça yenilenen, bazen tekmelenen, bazen yaslanılıp soluklanılan, bazen pırıl pırıl parlayan, bazen kirden hiçbir şeyin görülmediği, ömrümü hapsettiğim, artık içerisinin mi yoksa dışarısının mı cehennem olduğunu bilmediğim bir zaman kapsülü gibi.
İçimdeki kuşlar huzursuzlanıyor, bize ayrılan sürenin sonuna gelmeden beni de alıp yanlarına kanatlanmak istiyorlar. Yapabilir miyim, dönebilir miyim sokakta sek sek oynayan o küçük kız çocuğunun saçlarına konup, duvarlarımı yıkan şarkılar söyleyebilir miyim…
Negah Ruşen Özcan
Editör: Elif Ünal Yıldız
Diğer yazılarımı okudunuz mu?
https://fisildayankalemler.org/anneme/
https://fisildayankalemler.org/anne-beni-sever-misin/

ne diyeyim? belki aynı hayatları farklı yerlerde ama aynı gökyüzünde yaşadığımız için bu kadar bildik geldi hiç garipsemedim bu duyguları... kaleminize emeğinize sağlık hocam...