Şehre Sığamadım

Şehre Sığamadım

ŞEHRE SIĞAMADIM

“Şehre sığamadım,” diyordu kitapta.

Altını çizmiştim. Sonra kapattım kitabı ve içimden küfre benzeyen bir itiraf döküldü:

Ulan, dedim, kocaman şehre insan nasıl sığmaz?

Sonra sustum.

Çünkü cevap, benden önce konuşmuştu.

Bu şehir genişti, evet. Sokakları uzun, binaları yüksek, ışıkları hiç sönmeyen cinstendi. Ama ben, her geçen gün biraz daha daralıyordum içinde. 

Kalabalığın ortasında eksilen, gürültüde kaybolan, hızın arasında geride kalanlardan oldum. Kimseye çarpmadan yürümeyi öğrendim ama kendime çarpa çarpa.

Meğer şehir dediğin, sadece metreyle ölçülmüyormuş.

Ruhuna yer açmıyorsa,

suskunluğuna tahammülü yoksa,

yarana hız limiti koyuyorsa

Sığamıyormuşsun…

Herkes bir yere yetişirken ben bir yerde durmak istedim. 

Herkes daha fazlasını isterken ben biraz eksilmeyi diledim. 

Şehir, bunu affetmedi. Burada ya büyüyecektin ya kaybolacaktın. 

Ben ikisini de beceremedim.

Şehre sığamadım.

Çünkü bu şehir, yavaşlayanları sevmiyor.

Derin düşünenleri oyalıyor.

Kırılanları “Abartma” diye susturuyor.

Bir noktada anladım:

Kocaman şehirler vardır ama küçük kalplerle yönetilir.

Büyük caddeler vardır ama dar anlayışlardan geçer.

Evet…

Şehre sığamadım.

Ama belki de mesele buydu.

Belki sığamamak, hâlâ kendim olduğumun kanıtıydı.

Ama iş orada bitmedi.

Bu şehirden gitmek istedim.

Haritaya baktım, yolları ezberledim, “Buradan sonra iyileşirim” dediğim yerlerin adını koydum. 

Bavul hazır değildi ama içimdeki kaçış hep ayaktaydı. 

Gitmek, yürümek değil; sadece bir sabah uyanıp aynı duvarlara bakmamak demekti.

Gidemedim…

İnsan bazen şehirden değil, kendinden kaçmak ister.

Nereye gitsem, içimdeki ağırlığı yanımda taşıyacağımı fark ettim. 

Bu şehir beni tutmadı aslında; ben, yaralarımı sokağa emanet edemedim. 

Bilmediğim sokaklara, tanımadığım bakışlara, hikâyemi anlatmak zorunda kalacağım sessizliklere cesaret edemedim.

Gitmek istedim.

Ama bağlar bavula sığmıyor.

Bazı vedalar, “Sonra” diye erteleniyor.

Bazı insanlar, gidişi değil kalışı seçiyor; çünkü kalmak daha çok can yakıyor ve insan bazen acıyı tanıdığı yerden yönetmek istiyor.

Bu şehirden gitmek istedim.

Otobüsler kalktı, trenler geçti, uçaklar yükseldi.

Ben kaldım.

Çünkü gitmek bir cesaret işiymiş; kalmak ise alışkanlıkla karışık bir korku.

Şehre sığamadım ama çıkamadım.

Arada kaldım…

Tam da burası insanın en çok eskidiği yer.

Yine de şunu öğrendim:

Gidememek yenilgi değil.

Bazen insan, gitmeden önce içinden çıkmayı öğrenmeli.

Belki bir gün bu şehirden değil, bu hâlimden gideceğim.

O gün gelene kadar…

Şehre sığamayan biri olarak,

Burada biraz daha nefes almayı deneyeceğim…

Eren Alaşa

Editör: Elif Ünal Yıldız

Daha önceki yazılarımı okudunuz mu?

Hisler Gerçek, Gülüşler Sahteyken

 

 

Yorumlar (0)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Eren Alaşa

Ben Eren Alaşa. Yaşadıklarımı saklamadan yazıyorum. Bazen düz yazı, bazen duygusal şiirlerle… Utançtan, bedenden, iyileşememekten ama hâlâ hayatta olmaktan bahsediyorum. Okuyorsan, muhtemelen aynı yerden yaralıyız.