RUHUN KARANLIK YÜZÜ

RUHUN KARANLIK YÜZÜ

RUHUN KARANLIK YÜZÜ

 

Zamanın ve insan dünyasının ötesinde, maddeye ve şekle bağlı olmayan, sonsuz bir varoluş düzleminde “Ruhlar Âlemi” adı verilen bir diyar uzanıyordu. Burada dünyevi gerçeklik, dünyanın gelip geçici doğasından tamamen bağımsızdı; hiçbir şey eskimez, solmaz ya da değişime uğramazdı. Saf, mutlak ve ebedi bir varoluş hüküm sürüyordu. Burası, Platon’un da tarif ettiği idealler dünyasına benziyordu; düşüncelerin, özlerin ve saf bilginin maddesiz ama güçlü biçimde var olduğu bir âlemdi.

Bu âlem, ikiye ayrılmıştı: Işığın Ruhları ve Karanlığın Ruhları.

Işığın Ruhları, hakikatin elçileri, bilgelik ve erdemin savunucularıydı. Onlar, sabahın ilk ışıkları gibi dünyaya süzülür, bilgiyi ve doğruluğu insanlara ulaştırmakla yükümlüydü. Varoluşları, tıpkı gökyüzünün sonsuz maviliği gibi berrak, kristal bir su kadar saf ve ışıldayan bir hakikatin yansımasıydı. Kanatları altın pırıltılarla ışıldar, varlıkları huzur ve güven duygusu uyandırırdı. Onların sesi rüzgârın fısıltısı gibi yumuşak ama güçlü, dokunuşları ise taze bir sabah çiyi gibi nazikti.

Ancak varoluşun dengesi yalnızca ışıkla sağlanamazdı. Evrenin düzeni, sadece aydınlıktan ibaret olamazdı. Bir de karanlık vardı. Sessiz ve derin, zamanın unutulmuş köşelerinde süzülen, gözle görülmeyen ama hissedilen bir güçtü bu.

Karanlığın Ruhları, hakikatin gölgelerinde saklanan, fısıltılarla insan aklına süzülen ve gerçeği eğip büken varlıklardı. Işığın aydınlattığı her şeyin ardında, onların uzanmış gölgeleri vardı. Gerçeği çarpıtmak, şüphe tohumları ekmek ve ruhları karanlığa çekmek için var olmuşlardı. Kimi zaman bir yalanın içinde gizlenir, kimi zaman bir korkunun içinde fısıldarlardı. Gözle görülmez, ancak varlıkları en derinlerde hissedilirdi. Tıpkı soğuk bir rüzgârı görmesek de tenimizi üşütmesi gibi.

Bu ruhların içinde en güçlü olanı, Haris idi. Bir zamanlar o da Işığın Ruhlarından biriydi. Hakikatin izini sürecek kadar bilge, erdemi ışık kadar parlak bir varlıktı. Onun bilgeliği, yıldızların bilgeliği kadar eski, aydınlığı ise en saf ışık kadar berraktı. Ancak aklı, sorgulamanın kıyısında dolaşırken bir soru zihnine düştü:

Eğer bu dünya yalnızca bir yansımadan ibaretse, neden ona mahkûm olalım? Neden kendi gerçekliğimizi yaratmayalım?” diye düşünmeye başladı Haris.

Bu düşünce önce bir kıvılcım gibiydi; zihninde anlık bir ışık parlaması. Ama kıvılcım büyüdü, yayıldı, içini kemiren bir ateşe dönüştü. Onun içindeki bu ateş, Ruhlar Âleminin durgun gerçekliğine karşı başkaldıran ilk isyanın kıvılcımı oldu. Günler, belki de çağlar boyunca bu sorunun peşinden gitti. Kendi varlığını ve hakikatin doğasını sorguladı.

Sonunda yasak bilgilere ulaştı. Ruhlar Âleminde sadece efsane olarak anlatılan, ötelerden gelen sırları keşfetti. Bu sırlar, hakikatin kumaşını eğip bükmenin, onu şekillendirmenin yollarını öğretiyordu. Artık gerçekliği istediği gibi değiştirebiliyordu ama bu güç onu aydınlığa değil, derin bir karanlığa sürükledi.

Bir zamanlar ışık kadar parlak olan ruhu, şimdi bir sihirbazın ellerinde kaybolmuştu. Hakikat, artık bir gölgeye dönüşmüştü. Gördüğü her şey, dokunduğu her varlık, kendi kurduğu yanılsamanın bir parçası haline gelmişti. Kendi gerçekliğini yaratmak istemişti ama sonunda gerçeğin en büyük düşmanı olmuştu.

Karanlık, ince pamuk ipliği gibi varoluşun dokusuna sızdı. Gölgeler, gecenin içinde sessizce kıpırdanarak şekillendi; insana ait olmayan, gözle tam seçilemeyen suretler; fısıltıları, rüzgârın taşıdığı soğuk birer mırıltı gibi kulakları doldurdu.

 Haris, insanların ruhlarına fısıldıyor,  “Gördüğünüz gerçek değil,” diyordu.

Sesi, rüyalardan gelen bir yankı gibi zihinlere işleniyordu. Kelimeleri, bir yılanın süzülüşü kadar pürüzsüz, ama bir fırtınanın başlangıcı kadar tehditkârdı.

Sürekli fısıldamaya devam ediyordu. “Gözlerini aç ve benim sunduğum hakikate bak. Burada sınır yok, yalnızca iradenin gücü var!” diyordu.  

Böylece insan dünyasına zehirli tohumlarını ekmeye başladı. Onun çağrısı, karanlık bir şarkı gibi ruhları kendine çekti. Gerçeği sorgulayanlar, onun gölgesine sığınıyor, şüphe zihinlere kök salıyordu. İnanç çatırdıyor, düzen sarsılıyor, kaos büyüyordu. 

Fakat kâinatta yalnız değildi ona engel olacak biri vardı. Onun adı Uriel. 

Uriel ve Haris, aynı kaynaktan doğan iki ruh, hakikatin yolunu arayan iki dosttu, bir zamanlar aynı yıldızın ışığını paylaşıyor, birlikte en saf bilgiyi arıyorlardı. Ama Haris’in yanılgıya düşüşüyle yolları ayrıldı. Bir zamanlar kardeş gibi olan bu iki ruh, şimdi karşı saflardaydı. 

Uriel, Işığın ruhlarının en kudretlilerinden biriydi. Varlığı, şafak vaktinin ilk ışığı gibi parlaktı. Onun geçtiği yerlerde gölgeler kaybolur, aydınlık sonsuz bir bilgelikle dalgalanırdı.

Altın rengi kanatları, ışığın kendisinden dokunmuş gibiydi; her hareketiyle etrafına nur serpiyordu. Gözleri, göklerin en derin maviliğini taşıyor, içinde bir okyanus kadar engin bir huzur barındırıyordu.

Şimdi, bir zamanlar dostu olan Haris’e karşı hakikatin korunması adına mücadele etmeye hazırlanıyordu. Işık ve gölge, bir kez daha karşı karşıya gelecekti.

Uriel, Işık Kılıcını bulduğunda, bunun yalnızca gerçeğin peşinde koşan, hakikate sadık bir ruhun taşıyabileceği bir güç olduğunu anladı. Kılıç, ışığın özünden doğmuştu, ne maddeye bağımlıydı ne de zamana. Saf bilgelikten ve ruhun en derin aydınlığından örülmüş bir alev gibi, varoluşun ötesinde parıldıyordu. Onu kavrayan el, hakikatin yükünü taşımaya hazır olmalıydı; aksi takdirde, ışığın kudreti sahibini eritir, onu gölgeye düşmekten koruyamazdı. 

Uriel, insan dünyasını Haris’in karanlık fısıltılarından korumak için yola koyuldu. Yolu, gökyüzüne uzanan kadim dağlardan, rüzgârın fısıltılar taşıdığı uçsuz bucaksız ovalardan geçti. Işığın olduğu her yerde gölgeler de vardı.

Uriel, Haris’in ordusunun her köşeye sinmiş olduğunu biliyordu. Ama o, yolundan sapmadı. Kâinatı karanlığa mahkûm etmek istemiyor, aydınlığın yolunu her rastladıklarına anlatmak istiyordu. 

Ancak Beelzebub adında bir karanlık dalgası koruyucusu yolunu kesti.  O, Haris’ın en sadık hizmetkârı, karanlığın en derin sırlarının taşıyıcısıydı. Işığın en zayıf ve titrek anını bekleyerek harekete geçen bir gölge gibi sinsiydi. Siyah tüylerden örülü kanatları, boşlukta süzülen sessiz bir geceydi. Gözleri, dipsiz bir kuyunun dibinde yanan cılız alevler gibi titreşiyordu. 

Beelzebub fısıltıları, rüzgârın taşıdığı bir lanet gibi etrafa yayılarak; “Senin hakikatin, bizim gölgelerimizde kaybolacak,” diyordu.  

Sesi, varoluşun en karanlık boşluklarından kopup gelen bir yankı gibiydi. Soğuk, derin ve kaçınılmaz. 

Uriel, kılıcını kaldırdı. Gümüş alevler gibi titreşen ışık, kılıcın kenarında dans etti, gecenin karanlığını yaran bir şimşek gibi parladı , “Hakikat, gölgelerin ardında gizlidir,” dedi, sesi dağları aşan bir yıldırım gibi gürleyerek. “Ama onu bulmak isteyenler, ışığı izlemek zorundadır!” diye de devam etti.

Gökyüzü, şimşeklerle yarılırken Uriel ve Beelzebub çarpışmaya başladı. Işık ve gölge, varoluşun derinliklerinde yankılanan iki ezeli güç birbirleri ile savaşmaya başladı.

 Beelzebub’un karanlık büyüleri, gecenin sessizliğinde zehirli sarmaşıklar gibi kıvrıldı, havayı lanetli bir ağırlıkla doldurdu.

 Uriel’in kılıcı, zamanın ve mekânın ötesinde yankılanan bir hakikat gibi parladı; karanlıktan kurtulmak için savurduğu her darbesi, ışığın sonsuz bilgeliğini anlatıyordu. 

Gök gürledi, yıldırımlar yeryüzüne çarptı. Kıran kırana bir savaş sürüyordu Evren’de. Sonunda bir anlığına, evrendeki canlı cansız tüm varlıklar nefesini tuttu onları izlemeye başladı.

Uriel’in kılıcı, Beelzebub’un gölgesini delip geçtiğinde, karanlığın hizmetkârı hırlayarak geriledi. Gölgeler çırpındı, fısıltılar dağıldı. Karanlık Ruhlar, gökyüzünü delip geçen bir hortum gibi kendi girdaplarının içine çekilip birer birer yok olurken, ışığın kudreti tekrar ufukta doğdu. 

Ama savaş henüz sona ermemişti. Haris, gölgelerin kıyısında sessizce bekliyordu. O, yalnızca bir düşman değil, varoluşun bizzat sorgulanışıydı.

 Uriel biliyordu; bu mücadele, asla bitmeyecek bir sınavdı. Hakikat, tek bir anda kazanılan bir zafer değil, sonsuz bir arayıştı. 

Işık ve gölge, birbirlerine mahkûmdular. İnsanlar da bu sonsuz sınava dâhil olmaya devam edecekti. Çünkü gerçek, yalnızca bir tarafta mı saklıydı? Hakikat neydi? Onu gölgelerde mi, yoksa ışıkta mı aramak gerekiyordu?

Kafaları çok karışıktı. Hâlâ sorgulamaya devam ediyorlardı. Yoksa hakikat, gölgeler ile ışığın arasında duran kıldan ince kılıçtan keskin ince bir köprü müydü?

 Acaba cevap, o köprüden geçeceğine inanarak yürümeyi göze alanların yüreğinde mi gizliydi?

Şadan Köse

Editör: Elif Ünal Yıldız

Daha önceki yazılarımı okudunuz mu?

Babamın Gölgesi

 

Yorumlar (1)

  1. Yıldız Tek Gamlı
    • 19/01/2026

    İnanılmaz keyifle okudum 🥰 Kaleminize sağlık ❤️

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şadan Köse

Yazar Şadan Köse Mersin Mut İlçesi Alaçam Mah. doğdu. Türk Silahlı Kuvvetlerinde Astsubay ve Anestezi Teknikeri olarak görev yaptı. Türkiye’nin birçok yerinde ve Kıbrıs da görev yaptı. Yaşadığı bu şehirler, özellikle Kıbrıs edebiyat adına kendisi için çok verimli olduğunu söylüyor Günlük, haftalık yerel ve ulusal gazetelerde makaleleri yayınlandı, Maki, 4Mevsim ve Truva Edebiyat gibi dergilerinde şiir ve öyküleri yayınlandı. Edebiyat dünyasına Mavi Kuş Medya yayınları okuyucularının oylarıyla en iyi çıkış yapan Fantastik edebiyat ödülü ile değer katmıştır. Halen Mersin Yazarlar Derneği yönetim kurulu, İçel Sanat Kulübü ve ADD yesi dir. Kelimelerle düş kuran, hayalle gerçeğin sınırında yürüyen bir yazar: Şadan Köse. Satırlarında zaman bükülür, duygular sessizce dile gelir. Yayınlanmış Eserleri 1-YİĞİT adlı şiir kitabını. 2- HOŞGÖRÜNÜN ADRESİ adlı araştırma kitabını. 3- AŞK ONA UĞRAMADI adlı şiir kitabını. 4- BİR HAYAT BÖYLE GEÇTİ adlı öykü kitabını. 5- AŞKIN KÖR NOKTASI adlı romanı. 6- SENDE HÜZÜN OLMAMALI adlı şiir kitabını. 7- YOL ARKADAŞIN adlı romanını. 8- TELEPATYA UYGARLIĞI adlı fantastik öykü kitabını. 9- ÖMRÜM OLDUKÇA adlı öykü kitabını. 10- HOŞÇA KAL adlı Şiir kitabını. 11- HORUS’UN GÖZÜ Mistik öykü kitabı. 12- Bir Yürek Kaç Bedende Yaşar Roman