Kapıdaki bekleyiş (3 ve 4. Bölüm)

Kapıdaki bekleyiş (3 ve 4. Bölüm)
  1. Kapıdaki bekleyiş

Üçüncü Bölüm:
​Huzurevinin koridorları, bazen bir hastane koridorundan daha soğuk, bazen de bir kütüphanenin tozlu sessizliği kadar boğucu olabiliyor. Ama geçen gün o sessizlik, tanıdık bir yüzün, eski bir mahalle hatırasının sıcaklığıyla kırıldı. Yan odada kalan, hafızası artık birbiri içine geçmiş, bazen gençliğine bazen çocukluğuna giden Ali Rıza Amca’nın kızı Zehra geldi ziyarete.
​Ali Rıza Amca’yı herkes bilir; yıllar önce bakkal Zülfü’nün üst katında otururdu. O zamanlar mahallemiz, şimdiki gibi birbirine yabancı insanların kapalı kapıları değil, herkesin birbirinin derdiyle dertlendiği, sofraların paylaşıldığı bir yerdi. Zehra’yı o zamanlar hatırlarım; babasının eteğine tutunup bakkaldan şeker almaya giden o küçük kız… Şimdi karşımda duran kadın ise hayatın sillesini yemiş ama yine de o çocuksu nezaketini korumayı başarmış biri.
​Zehra içeri girdiğinde Ali Rıza Amca’nın odasına yönelmişti, sonra bir an duraksadı. Gözleri odaların kapılarında gezindi ve benim olduğum odaya, o aralık kapıdan içeri baktı. “Tanıyamadı herhalde,” dedim içimden, bakışlarımı pencereden çekip ona çevirirken. Kaç yıl olmuştu ki? Saçlarım beyazlamış, yüzümdeki çizgiler derinleşmişti. Ama o baktı, baktı… Gözlerinde bir tereddüt, ardından bir ışık belirdi. Gülümseyince o an, yirmi yıl öncesinin mahalle sokağı bir anlığına geri geldi.
​Koşarak geldi, eğilip elimi öptü. O an, o kadar uzun zamandır kimsenin dokunmadığı elimde bir sıcaklık hissettim ki… Boynuma sarıldığında, içimdeki o buz dağı eridi gitti. Zehra’da, kendi evladımın eksikliğini aradım. Onun yerine seni koydum oğlum. O sarılmada, senin sekiz aydır esirgediğin o şefkati, o vefayı buldum. “Nasılsın Cevat Amca?” dediğinde, sesindeki o samimiyet, ciğerlerime çektiğim bir nefes gibi tazeledi beni.
​Sohbet derinleştikçe, mahalleden haberler sormaya başladım. Zehra, “Taşındık biz oradan, yeni bir mahalleye geçtik, yeni bir ev aldım, eşyaları yeniledim,” dedi. İçim cız etti. Her şeyi yeniye, daha iyiye, daha moderne sığdırmışlardı. “Peki,” dedim sesim titreyerek, “oğlumdan bir haber var mı? Siz de taşınmışsınız, gördünüz mü hiç?”
​Zehra’nın yüzündeki o mahcup ifadeyi görünce, cevabın ne olduğunu anladım. Sen artık o eski mahalleye, o eski dostluklara, o eski “biz”e ait değildin. Yeni bir hayatın vardı, yeni eşyaların, yeni komşuların… Hepsini sığdırmıştın o yeni hayata. Tek bir şey açıkta kalmıştı, tek bir şey o yeni evin vitrinine uymamıştı:
Baban.
​Zehra gittikten sonra odanın sessizliği bir kat daha ağırlaştı. Kendi kendime o eski günleri, evde seninle geçirdiğimiz akşamları düşündüm. Bizim evde de eşyalar yenilenirdi ama hiçbir zaman gönlümüzün yerini değiştirmezdik. Sen şimdi, evine aldığın o pahalı eşyaların arasında, belki de benim varlığımın yarattığı o “eskilik” duygusundan kurtulduğunu sanıyorsun.
​Zehra’nın o sarılışı, aslında senin bana ne kadar uzak olduğunu bir kez daha yüzüme vurdu. Bir yabancı, bir komşu kızı, babasını ihmal etmiyor da, sen neden bir odayı bile sığdıramıyorsun hayatına? O akşam, yastığa başımı koyduğumda, sadece Zehra’nın o günkü gülümsemesini değil, senin o “taşındık” derken ki yabancılaşmanı da düşündüm. Meğer taşınmak sadece ev değiştirmek değilmiş; meğer taşınmak, bazı şeyleri, bazı insanları geride bırakmak demekmiş. Ve ben, o geride bırakılanlar arasında en hazin olanıydım.

Dördüncü Bölüm:
dışarıdaki sokak lambasının cılız ışığı perdenin kenarından süzülüp odanın içindeki tozu dumana katıyor. Bu loşlukta, artık sadece bir beden değil, bir anılar yığınıyım. Kendi kendime “Huzurevi” diyorum, yüksek sesle. Kelimenin kökünde “huzur” var, ama o, bu odanın kapısından içeri hiç girmemiş. Her gün, sadece nefes alıp verdiğim için bile kendimi bir yük gibi hissediyorum.
​”Dünyalara sığmayan baba yüreğim,” diye düşünüyorum, “nasıl oldu da bu kadar küçüldü?” Eskiden evimiz şenlik yeri gibiydi. Sen okuldan geldiğinde, ayakkabılarını kapının önüne çıkarışındaki o ritim bile evde bir umut dalgası yaratırdı. O yorgunlukları, o akşam saatlerini hatırlıyorum. Şimdi ise, o “yorgunluk” kelimesi artık benim hayatımın tek tanımı. Yaşlılık, insanın kendi kendine yetememesi değilmiş aslında; insanın, kendi dünyasında artık bir misafir, hatta istenmeyen bir yabancı konumuna düşmesiymiş.
​Geçenlerde, o ağır yastığın arkamdan kayıp yere düşüşü gibi, benim de hayata olan bağlarım öyle kayıp gitti. Eskiden “Oğlum gelince rahat ederim, torunlarımı severim” diye kurduğum o toz pembe hayaller, şimdi birer birer zihnimi tırmalayan dikenli tellere dönüştü. Sen, “İlacını getireyim mi baba?” diye sormadıkça, ben o ilacın acısını daha çok hissediyorum. Asıl ilaç, senin varlığınmış, senin o kapıdan girip “Baba, nasılsın?” demenmiş. Ama sen, belki de kendi hayatının telaşında, benim için ayıracağın bir dakikanın bile ne kadar hayati olduğunu unuttun.
​Bazen, buradaki diğer yaşlılarla bahçede otururken, herkes kendi hikâyesini anlatıyor. Herkesin bir “bekleyeni” var; kiminin oğlu yurt dışında, kiminin kızı çok yoğun, kimininse… Kimininse hikâyesi benimkine çok benziyor. Bizler, buraya terk edilmiş birer “hafıza” gibiyiz. Kimse bizi hatırlamak istemiyor çünkü biz, zamanın acımasızlığını, yaşlanmanın kaçınılmazlığını ve en önemlisi, “evlat vefa”sının bittiği o noktayı temsil ediyoruz.
​Yaşlanmak, sanıldığı gibi sadece saçların ağarması veya cildin kırışması değilmiş. Yaşlanmak, çevrendeki dünyanın senin üzerine kapanması, seni yavaş yavaş unutup hayatın akışından dışlamasıymış. “Her şeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın,” cümlesi, boğazımdaki o düğümün adı. Sen yeni evinde, yeni eşyalarınla, yeni bir hayata adım attın. Benim ise, o eve sığmayacak kadar çok anım, o kadar çok yaşanmışlığım vardı ki… Belki de seni korkutan buydu; benim varlığım, senin o yeni hayatına, geçmişin sorumluluğunu getirecekti.
​İçimdeki o baba yüreği, bu huzursuz odanın dört duvarına sığmıyor. Pencereyi açıyorum, dışarıdaki gece havası ciğerlerime doluyor. Uzaklarda, bir yerlerde şehrin gürültüsü devam ediyor. Senin de o gürültünün içinde, belki de mutlu olduğunu hayal ediyorum. “Mutlu ol,” diyorum, sesim titreyerek. “Sen mutlu ol yeşil gözlüm.” Çünkü bir babanın son duası, evladının mutluluğudur, kendi acısı olsa bile.
​Ama o huzursuzluk… İşte o hiç gitmiyor. Her gece ölüp ölüp diriliyorum. Yarın güneş doğduğunda, belki bir umutla yine kapıya bakacağım. Belki bu sefer, o kapı gerçekten açılacak. “Allah’ım, al emanetini,” diyorum, “bu yükü taşıyamıyorum artık.” Ama yine de, o kapının eşiğinde, senin ayak seslerini duymayı beklemekten vazgeçemiyorum. Bu nasıl bir baba sevgisidir ki, hem sitem ediyor, hem de uğruna her şeyi feda etmeye devam ediyor.

Yorumlar (0)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Cevat İnan

Cevat İnan 1962 yılında Antalya’da doğdum. Hayatımı resim sanatına, edebiyata ve eğitime adamış bir ressam ve yazarım. Geleneksel bölgesel motifleri modern çizgilerle buluşturduğum tuval çalışmalarımın yanı sıra, "Mekteb-i Sanat" bünyesinde resim eğitmenliği yaparak geleceğin sanatçılarını yetiştiriyorum. Yazın dünyasında ise tiyatro sahneleri için yazdığım "Budak Yerinden" oyununun, yetişkin romanlarımın ve en önemlisi çocukların hayal dünyasına hitap eden Zaman Yolcuları ile Emir ve Sihirli Kalemin Maceraları adlı çocuk kitaplarımın yazarıyım. Kelimelerin ve renklerin rehberliğindeki bu üretim sürecine Antalya’da devam etmekteyim.