İNSANLIK

İNSANLIK

İNSANLIK

İnsan yeryüzünde nefes almaya başladı.

Hayatın ibresi yerinden oynadı…

Bazen hayatı anlamak çok zor geliyor. İnsan denen şu canlının yeryüzünde kurduğu ve “insanlık” adını verdiği, sınırları genişleyip, daralabilen, her duruma uyan bir kalıbın içinde şekil değiştirebilen, bazen ışık saçan bazen dipsiz bir karanlığın içinde kaybolan, garip haller bütünü mü insanlık… 

İnsan, insanlığın tutarsız halleri, içinde canı yanarken bile insanlık öldü mü derken, kimi suçladığının farkında mı acaba?

Dünyaya gözlerimizi, açtığımız coğrafya, insanlıktan alacağımız nasibi belirlerken, bu nasibin yeryüzünün her yerinde neden aynı olamadığını merak ediyor muyuz? Nefes alarak başladığımız hayat denen oyunda, son nefesimize kadar yürürken, karşımıza çıkan insanlık hallerinin sorumlusu kim, insanlık mı?

Bir yanda pamuklara sarılarak yaşayan çocukların diğer yanda açlık, sefalet, yoksulluk içinde, küçücük bedenlerde büyümek zorunda kalan çocukların olduğu bir dünyada insanlık sınırlarını kendisinin belirlediği bir çerçeveden dünyaya gururla bakabiliyor mu merak ediyorum. 

Doğduğu evde, kendisine bakmakla yükümlü insanların tacizine uğrayan çocukların, sebepsiz yere abisi, babası, kocası tarafından öldürülen kadınların, kazandığı para hiçbir şeye yetmediği için canına kıyan babaların, geç saatte sokağa çıktığı için tacize uğrayan genç kızların, yanlış ülkede doğduğu için ailesiyle uyuduğu bir gecenin sabahında enkaz altında uyanan insanların, bomba sesleri altında annesine sarılarak uyumaya çalışan çocukların, denizin hırçın dalgaları arasında daha iyi bir hayat için gitmeye çalıştıkları ülkelerin kara sularında kararan hayatların, bir düğmeye basarak fırlattığı füzelerin yıkıp geçtiği ülkelerde yok olan hayatların, okuyabilmek için kilometrelerce yürümek zorunda kalan çocukların, sırf cinsiyeti yüzünden dünyanın tüm ahlaki yükünü taşımak zorunda kalan çaresiz kadınların arasında gözleri bağlı gezen insanlık, gözlerini yalnızca görmek istediklerine açıyor galiba.

Bazen insanlığı anlamayı isteseniz bile anlamakta zorlanıyorsunuz. Doğanın kucağında var olan bin bir güzellikteki canlıyla birlikte yaşamak dururken, o canlıları sebepsizce öldüren, eziyet eden, birbiriyle dövüştüren sonra da bir kenara geçip insan olmaktan gurur duyan ve en ufak bir kızgınlıkta karşısındakine hayvan diyebilen bir insanlığı anlama mümkün mü? 

Toprak ananın bize sunduğu tüm nimetleri hoyratça midesine indirirken, açlık yüzünden her gün ölen çocuklar olduğunu bilerek sessiz kalabilen insanlığı anlayabilmek çok zor değil mi?

Uzun lafın kısası insanlık, biz insanlar tarafından havaya yazılan ve rüzgarla dağılan bir toz zerresinden farksız. Rüzgar nereden eserse yön değiştiren, şekilden şekle giren, bazen içimizi yakan zehirli bir gaz, bazen nefes almamızı sağlayan taze bir nefes.

Belki de insanlığı anlayabilmenin tek yolu, o kusursuz çerçevenin içinden çıkıp, ayaklarımızı dünyanın pürüzlü ama bir o kadar da bereketli topraklarına değdirip, yalnızca insan olduğumuzu hatırlamak ve bu dünyadan gelip geçerken bir kabus mu, yoksa rüya mı görmek istediğimize karar vermektir?

Negah Ruşen Özcan

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

DUVAR

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    her cümleniz gelecek endişem, aynı zamanda rüyam olmuş… kaleminize sağlık …

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Kaleminize yüreğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Negah Ruşen ÖZCAN

1969 yılında doğdum. Tüm eğitim hayatımı Ankara’da tamamladım. Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun oldum. 30 yıllık meslek hayatımın ardından emekli oldum. Birisi şiir (Geride Kalanlar), diğeri öykü (İsimsiz Kadınlar Günlüğü ) olmak üzere yayınlanmış iki kitabım bulunmaktadır. Evli ve bir çocuk annesiyim.