ERKEKLER AĞLAMAZ BE AMCA… AĞLAMA
- Yazar: Erol ATLAS
- 13 Ocak 2026
- 69 kez okundu
ERKEKLER AĞLAMAZ BE AMCA! AĞLAMA…
Van’ın zemheri soğuğunda, güneş bile buz tutmuş gibi ağır ağır ufkun çizgisine yaklaşıyordu. Kar tutmuş ağaç dallarının arasından karanlığı yaran solgun ışıklar parkı yarı aydınlatırken, çocuk seslerinin çoktan sustuğu bu yerde rüzgârın uğultusundan başka ses kalmamıştı.
Sessizliği bozan yalnızca, buz tutmuş yürüyüş yolunda yankılanan adımlarım oldu.
Az ileride, yanında bir valiz… Soğuktan titreyen dudakları, elinde bir telefon… Buz gibi, karla kaplı bankta saatlerdir oturduğu belliydi. Koca parkta, akşamın ayazında, hüngür hüngür ağlıyordu. Sahipsizliğini, yalnızlığını, acıyla dolu yüreğini; titreyen dudaklarından dökülen feryatlarla anlatıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar kristalleşiyor, hayata, insana, sevgiye, aşka duyduğu güven donup kalıyordu.
Belli ki beklediği “atlı prens” gelmeyecekti…
Zemheri soğuğundan bile daha dondurucu bir acıyla, artık saklamaya gerek duymadan haykırarak ağlamaya başladı. Gencecik yaşında, buz tutmuş zihniyle şunu yeni yeni anlıyordu:
Aşkta, sevdada, sevgide vefa ister… Dahası, adamlık ister.
Ne bilsin, ne anlasın o yaşta adam olmanın ne demek olduğunu…
Biliyordu ki bu parkta, bu ayazda, bu karanlıkta artık son misafirdi. Mevsim zemheri, akşam karanlık; kendisi ise yapayalnızdı.
Adımlarımı tamamlamaya çalışırken; dostluğun, sevgilinin, aşkın ve güven duygusunun öldüğü bu yalancı dünyada, hayatın acımasızlığını düşünmeden edemedim. Koca bir valizle, gencecik bir yaşta—belki henüz reşit bile değil—terk edilmenin acısı, zemheri soğuğundan daha keskin, daha zalimdi. Bin ah çekerek yürürken, insan bu gençlikte, bu güzellikte, bu dar vakitte neden ağlar diye sordum kendime.
İnsan kolay kolay ağlar mı?
Tam yürüyüşümü bitirmeye çalışırken telefon ekranıma bir video düştü. Bir ömrü birkaç dakikaya sığdırmıştı: okuldan gelinliğe, damatlıktan sonbahara ve nihayet zemheride buz tutan bir hayata…
Canlı canlı benim hayatımı anlatıyordu sanki.
Yüreğime dokundu. Ben de hayatın sonbaharından çıkmış, zemheri kışına adım atmıştım. Evlat, torun hasretiyle; yalnızlıkla Azrail’i beklerken… Ne zemherinin soğuğunu hissediyordum ne de sisli, puslu akşamın ayazını.
Adımlarım sarhoş edasıyla zikzaklar çizerken, az önce o gencecik kızın neden ağladığını sorguluyordum. Bunca yaşıma rağmen hayatın acımasızlığına yüreğim dayanamadı; gözlerim iflas etti. İçimde yağmur mevsimi başladı. Hüngür hüngür ağlıyordum…
Derken arkamdan bir el omzuma dokundu. Sarsıldım. Az önce ağlayan kızdı. Elindeki mendili uzattı ve gözlerimin içine bakarak dedi ki:
“Erkekler ağlamaz be amca! Ağlama…”
O an parkta, canlı cansız tüm varlıklar gözyaşlarını saklama ihtiyacı duymadı.
Ve binlerce yıllık o efsane söz, zemherinin ortasında donup kaldı:
Erkekler de ağlar.
Erol Atlas
Editör: Elif Ünal Yıldız
Daha önceki yazılarımı okudunuz mu?

Harika bir yazı 🥰 kalemine yüreğine emeğine sağlık hocam
Kaleminiz hiç susmasın, yüreğinize sağlık…