BİR ŞAİRİN GEZİ HATIRALARI: YAĞPINAR
- Yazar: Hüseyin YILDIZ
- 17 Ekim 2026
- 5 kez okundu
BİR ŞAİRİN GEZİ HATIRALARI
Kıymetli okurlarım,
Bugün, direksiyonu ve gönlümüzü Gölhisar’ımızın müstesna bir köşesine, Kargalı Köyü’nün Yağpınar Mahallesi’ne kırdık.
Kargalı’nın o güzel, muhteşem atmosferini yüreğimizde yaşayarak yol aldığımız sırsız coğrafyadan, şimdi Yağpınar Mahallesi’nde soluklanıyoruz.
Yağpınar’a girişimizde, o meşhur pınar karşılıyor bizi. Oturup suyuna baktığımızda, eskileri, anıları, hatıraları gözümüze hayal meyal getiriyor. Buraya gelince gönlümden dökülen ilhamla kaleme aldığım şiirimi, konuya girmeden evvel sizlerle paylaşmak istiyorum
YAĞPINARIM
Kargalı’dan geçer virajlı yolların,
Uzaklardan bakıyorsun Yağpınarım.
Rengarenk açmış bahçende güllerin,
Sessiz sessiz akıyorsun Yağpınarım.
Değirmen çeşmesinden içtim suyu,
Havuzundaki kamışlar adam boyu.
Söğütlerin gölgesinde kaynattım çayı,
Mutluluklar saçıyorsun Yağpınarım.
Hasan pınarına yavaş yavaş vardım,
Koca cevizdeki iplerini gerdim.
Salıncağımı kurup sallandım durdum,
Yaprağını döküyorsun Yağpınarım.
Uzak pınarında kazanlar kurulmuş,
Yelikte yine tokuçlar vurulmuş.
Suyun harına küller de verilmiş,
Esbapları yıkıyorsun Yağpınarım.
Çatal oluktan görünür ovaların,
Eski değirmene akıyor suların.
Taş çarklarından süzülürken unların,
Engelleri aşıyorsun Yağpınarım.
Yaylalarına çıktım düz çama vardım,
Ardıçlı tepesine sırtımı verdim.
Saldığım sürülerimin başında durdum,
Bana huzur veriyorsun Yağpınarım.
Kalemşah‘ım ne desem ötesi var mı?
Suyun başında donan bir teker yağ mı?
Taşlı tarlanın az ötesi bir bağ mı?
Gidene ağıt mı yakarsın Yağpınarım?
Şiirimizin ardından, hepimizin aklına düşen o soruyla baş başa kalıyoruz: Bu mahallenin ismi neden buraya gelmişti, hiç düşündünüz mü? Gelin bunu, buranın tarihini bizzat yaşayanlara, mikrofon tuttuklarımıza bir soralım.
Eskiden, ne evlerde bugünkü gibi modern buzdolapları vardı ne de köylerin sokaklarını aydınlatan elektrik hatları… Hayatın bütün çilesi, imkansızlıkların içinde akıp giderdi.
İşte tam o devirlerde, Yörük hayatının en değerli rızkı, en büyük azığı kuyruk yağıydı. O kuyruk yağı ki hem mutfağın bereketi hem de o çetin coğrafyada hayatta kalmanın teminatıydı. Ancak sıcak yaz günlerinde bu yağların eriyip gitmemesi, bozulmaması gerekirdi.
İşte o an imdadımıza Yağpınar yetişirdi! Vatandaş sütünü, yoğurdunu, çıkardığı değerli kuyruk yağlarını getirirdi buraya. Gecenin karanlığında bu buz gibi, demir gibi akan suya bırakılırdı o yağ tekerleri.
Sabaha kadar o buz gibi suda bekler, şafak henüz ağarmadan donar, kalıp gibi katılaşırdı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola düşülürdü. Henüz seher vakti sökerken eşeklerin sırtına, at arabalarına yüklenirdi o donmuş yağlar.
Yorgun ama umut dolu adımlarla Gölhisar pazarına doğru yola çıkılır, taze taze pazarda insanlara satılırdı. Adını işte bu eşsiz fonksiyondan, o buz gibi sularında donan yağların bereketinden almıştır bu topraklar.
Yağpınar’ın hemen başında dönen su değirmenleri de bu coğrafyanın çarkını döndüren yegane güçlerdi. Uylupınar’dan, Kargalı’dan merkeplerle, at arabalarıyla buğday çuvallarını getiren köylüler, değirmen taşlarının o huzurlu sesi altında sıra beklerdi.
Taş dönerken alt tarafında un olarak çuvallara inen o buğdaylar, hak esasına göre değirmenciye ödenirdi. Su gücüyle öğütülen o unun lezzeti ve bereketi bir başkaydı.
Değirmenlerin taşıdığı o tarihi hatıralardan sonra, sözü mahallenin ak sakallısı Mustafa Akan amcamıza bırakıyoruz. Mustafa amca, eskilerin o çetin, yokluk dolu günlerini ve verdiği yaşam mücadelesini bütün derinliğiyle şöyle anlatıyor:
“Babam öldü, anam öldü; kırkın aralığıyla un çuvalında un kalmadı. Ekmek yapmasını da bilemedik, yemek yapmasını da… Çok perişan olduk. Çocuktuk o zamanlar…
O kıtlık zamanında babamla annem tarladan arpanın kafalarını getirdiler, kucağımızda çırptık. Bir yorganın altında üç kız, dört oğlan yattığımızı bilirim.
Ekinler tırpanla biçilir, at arabalarıyla, kağnılarla ovaya çekilirdi. Düvenle, öküzlerle dövülürdü harmanlar. Ev sorunu, ekmek sorunu, ayakkabı sorunu başımızdan hiç eksik olmazdı.
Öyle zamanlar olurdu ki kışı çıkaramayacağız diye endişeyle dolardı yüreğimiz. Ama yılmadık; dirmilere gittim, ocaklarda çalıştım, İzmir Çamaltı Tuzlası’na kadar gidip ter döktüm.
Çalıştım, çabaladım, kardeşlerimi evlendirdim. O yokluktan tırnaklarımızla kazıyarak bugünlere geldik. Allah bu bolluktan kıtlığa düşürmesin, kimseye o eski yokluk günlerini göstermesin.”
Mustafa Akan’ın anlattığı bu tablo, kelimenin tam anlamıyla yokluk içinde var edilen bir insanlık destanıdır. Kardeşlerine ana-baba olabilmek için dişiyle tırnağıyla mücadele eden bu ulu çınar, yalnızca kendi ocağını değil; köyün yolunu, elektriğini ve suyunu getirmek için de canla başla çalışmış, bu toprakların bugüne gelmesinde en büyük harcı koymuştur.
Yörük hayatının o çileli ama bir o kadar da gururlu sayfalarını çevirirken, bu defa sözü Emine teyzemize veriyoruz. Eskiden yaşamın ne kadar zor ama bir o kadar da içten, paylaşıma dayalı olduğunu Emine teyzemiz bütün samimiyetiyle şöyle dile getiriyor:
“Biz o harman yerlerinde, o dağlarda hep kavramayla piştik, sıkıntıyla yoğrulduk. Dayın tırpanla ekin biçerdi, biz arkasından o ekinleri toplar, toparlardık. Evvelâ patoz yoktu, harmanları hayvanlarla döverdik.
Öküzleri, atları koşa koşa harman dönerdik. Sonra cırcır çıktı, ardından patoz çıktı da millet biraz rahat bir nefes aldı. Süpürgemizi darlarımızın kıyısına eker, oradan keser, inceliğine kalınlığına göre ellerimizle bağlar süpürge yapardık.
Kendi kendimizin her şeyiydik. Mahallecek kazanlar kurardık pınarın başına. Oranın suyuyla hep beraber toplanıp çamaşır yıkardık, sererdik.
Kül çökerterek yıkanırdık evvelâ, çünkü elektrik yoktu. Genç kızlar saçlarını o küllü suyla yıkardı, pırıl pırıl olurdu. Peynir yapmayı, peynirin nasıl tuzlanacağını Yörüklerden öğrendik; usulünce tuzladın mı peynir iki sene de dursa bozulmazdı.”
Emine teyzemiz o günlerin hatırasını taze tutarken, yüreğinde kalan derin bir felsefeyi de şöyle paylaşıyor:
“Arif dayı rahmetli vefat ettiğinde Fatma yengenin bir söylemi vardı, o hala aklımdadır: ‘Emine, hiçbir şeyin tam olmasın, canın bir yerde asılı kalsın; çünkü tam olursa ille bir yerden bir eksiklik oluyor, bir yerden yırıyor’ derdi. Her şeyim tam dersen Allah bir yerden bir ziyan veriyor.“
İşte Yörük hayatının özü, felsefesi tam da bu incelikte saklıdır. Hayatı eksikleriyle, kahkahalarıyla, çeşme başı sohbetleriyle bir bütün olarak kucaklamak… Çökeleklerin yapıldığı, kazanlarda çamaşırların kaynatıldığı, kına gecelerinde delbeklerin çalındığı o eski günler; bugünün hızına inat hafızalarımızda silinmez izler bırakmıştır.
Sevgili dostlar;
Gölhisar’ımızın Kargalı Köyü Yağpınar Mahallesi’nde mazinin dehlizlerinde unutulmaz bir yolculuk yaptık. Ahmet amcaların anlattığı pınarlardan, Mustafa amcaların sırtladığı kıtlık yıllarından ve Emine teyzelerin paylaştığı o hikmetli sözlerden aldığımız ilhamla buraya veda ediyoruz.
Haftaya başka bir kadim coğrafyada, başka bir insan hikayesinde buluşmak ümidiyle; sesimizin ulaştığı tüm gönüllere selam olsun. Hoşça kalın, dostça kalın, türkülerle ve şiirle kalın efendim.
Kalemşah
Hüseyin Yıldız
Kültür ve Turizm Bakanlığı Halk Şairi
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

nasıl basit bir o kadar işlevsel bir isim: Yağpınar… çok mantıklı