BİR KADININ SUSKUN DİRENİŞİ
- Yazar: Rahim Öz
- 14 Ocak 2026
- 53 kez okundu
BİR KADININ SUSKUN DİRENİŞİ
Adını Dilek koydular…
Ama kimse onun ne dilediğini hiç sormadı.
Doğduğu köyde, kız çocuklarına sadece susmak, beklemek ve boyun eğmek öğretilirdi. Dilek, bu suskunluğun içinde büyüdü. Ne oynadığı oyuncaklar ses çıkarırdı, ne de ağlamalarına kulak veren biri olurdu. Ama onun iç sesi, sessizliğin en koyusuna kök salmış bir çığlık gibiydi.
Köyün taş duvarlı, kerpiç kokulu evlerinden birinde açtı gözlerini Dilek. Ne zaman güneş doğsa, erkek çocuklar sokaklarda top koşturur, Dilek, ise pencere gerisinden bakardı onlara; gözlerinde çocukluğun değil, suskun bir yalnızlığın rengi vardı.
Anne ve babası birbirini sevmeden, sadece gelenek uğruna evlenmişti. Onlardan beklenen tek şey, soyadı sürdürecek bir erkek çocuktu. Lakin ilk doğan çocuk kız olunca evin içi birden ağırlaştı. Oysa adını Dilek koymuşlardı — umut gibi, niyet gibi… Ne var ki o küçük kız, daha doğarken yük sayılmıştı.
Ardından bir erkek kardeşi geldi dünyaya. Davullar çalındı, komşulara helvalar dağıtıldı. Dilek o gün, evin avlusunda sessizce oturdu. Ne ismi anıldı ne de yüzüne bakıldı.
Zamanla kendi içine çekildi. Odasındaki eski bez parçalarından bebekler yaptı, boş kutulardan oyuncak evler… Oyuncaklarıyla konuştu; çünkü kimse onu dinlemiyordu. Dışarıdaki çocuklar oyunlar oynarken, o soba başında sessizliğin diliyle büyüdü.
İlkokulu tamamladığında, babası kesin bir ses tonuyla şöyle dedi:
— Bu kadarı yeter. Kız kısmı fazla okursa yoldan çıkar.
Ve Dilek’in yolu oracıkta kesildi. Ne okul çantası kaldı elinde, ne hayal defteri. Köyün çıkışında bile yürümemiş bir kız oluverdi. Gözleri uzaklara daldığında bile susturulurdu. Çünkü “kız çocuğu fazla düşünmezdi.”
Oysa yüreği gençti, hayalleri çoktan uçmaya hazır bir kuştu. Kalbi ilk kez çarptığında, birini sevdiğini fısıldadı annesine. Annesi gözlerini kaçırdı, babası ise cevabını bile duymadı. Onun geleceği, yine bir görücü usulüyle mühürlendi. Dilek, kendi hikâyesine yabancı biriyle evlendirildi.
Evlilik, onun için daha büyük bir sessizlikti. Ama içinde sönmeyen bir kıvılcım vardı. Günlerden bir gün, alacakaranlıkta evden kaçtı. Ardında hiçbir iz bırakmadan kayboldu. İki gün boyunca köy onu konuştu. Sonunda, eski bir arkadaşının evinde bulundu. Yüzünde korku, yüreğinde yalnızlık vardı.
Eve döndüğünde onu bekleyen şey, ne anlayıştı ne de merhamet. Dayak, nasihat kılığında indi üzerine. Fakat içindeki ateş, bu sefer küllere gömülmedi.
O evde tanıştığı genç bir kadın, lise mezunuydu. Ona açık öğretimi anlattı, umut ekti. Dilek geceleri gizlice kitap okudu, sabah ezanında çalıştı. Zamanla sınavlara girdi, diplomasını aldı. Bir gün, eline bir broşür geçti: Konservatuvar sınavı yapılacaktı. Kalbi yine çarptı, ama bu defa korkudan değil; cesaretten.
Sınava girdi. Kazandı.
Konservatuvar, onun için yalnızca bir okul değil, yeniden doğuşun kapısıydı. Nota sesleriyle kendini yeniden inşa etti. Her sahneye çıkışında geçmişiyle bir vedalaşma yaşadı. Ve zamanla, sesi sadece köyünü değil, ülkenin dört bir yanını dolaşmaya başladı.
Dilek artık bir sanatçıydı. Alkışlar onun susturulan sesi oluyordu. Hikâyesi dilden dile yayıldıkça başka kadınlar da cesaret buldu. Bir zamanlar kendi sesi bile duyulmayan o kız, birçok kadının sesi oldu…
“Yazmak, susan kadınların en yüksek çığlığıdır.”
Rahim Öz
Editör: Elif Ünal Yıldız
Daha önceki yazılarımı okudunuz mu?

[…] BİR KADININ SUSKUN DİRENİŞİ […]
Çok güzel 🥰