AN GELİR

AN GELİR

AN GELİR

Ağaçlar, kuşlar…

Solucanlar, çekirgeler, sümüklü böcekler…

Bitkiler mesela. Sardunyalar, güller, ortancalar…

Peki ya papatyalar? Sizce de dünyanın en tatlı çiçekleri papatyalar değil midir?

Öbek öbek canlılar alemi var sağımızda ve solumuzda.

Ve tabiki insanlar. Canlılar aleminin en ihtişam sahibi.

Durup durup düşünürüm kimi zaman kendimden öte duran her bir şeyi.
Nesneler mesela…

Her sabah avucumuzun içine aldığımız ve parmaklarımızla sıkı sıkı kavradığımız ama yüzüne dahi bakmadığımız o kırmızı fincan var ya!
Rengi gerçekten kırmızı mı mesela!
Belkide sarı, ya da pembeye aralanmış bir ara rengin kapısı.
Fincan işte! Diyoruz ya hani! Ne önemi var ki!

Çocukluğuma uzanan bir alışkanlıktır nesnelerdeki var olan ve yaşadığını düşündüğüm ruh hali.

Evet yanlış duymadınız. İnanıyorum, her gün parmaklarıma sıkıştırdığım kalemin de bir dili olduğuna, çay fincanımla aramda tarifi olmayan bir bağ kurduğuma.

Bu bir hissiyat elbette ki. Var olduğuna inandığın sürece…

Dört mevsime tanıklık etmiş bir çınar ağacının dalları olsaydınız mesela, güneşe, rüzgara, yağmura, yeri geldiğinde büyük fırtınalara tanıklık etmiş o ağacı dillendirmek isteseydiniz neler anlatırdınız, ruhuna bir can verebilir miydiniz, ya da denemek ister miydiniz?

Bu farklı bakış açısı ve farklı farklı anlatım şekilleri elbetti ki kişinin kişiliğine, yaşam serüvenine, insanlara bakış açısına en çokta kendine dönük yaşadığı ve içselleştirdiği iç dünyasına çok fazla anlamlar ve güzellikler katıyor.

Lakin bunu fark edebilmek büyük mesele.

İki elimiz yanağımızda beklediğimizde o tahta çerçeveli pencerenin önünde, demez miyiz hiç “Bir ağaç olsaydım keşke!”
Ya da buluta merdiven dayadığımız ve ordan inmek istemediğimiz, halının üzerinde diyar diyar gezdiğimiz masallar vardır ya hani!
İşte her biri bir keşfetmece.

Önümde duran boş kağıda bir şeyler karalamak isterken tüm bu düşünceler ve sesli düşünüşler geçti zihnimden ve düştü, hiç ama hiç haber vermeden.
Düşünmeye sevk eder, duygunun en tatlı halini deneyimlemeyi seçer.

Günümden hallice değişen ve dönüşen bir an paylaştım sizlere. Hep birlikte her bir dokuya ince ve derinsel bakabilmenin gücünü olduğu gibi keşfedebilmeye.

Rast gele…

Ebru Zeynep Dişiaçık

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

SICAK BİR ESİNTİ

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    varoluş süreci… felsefe 101 gibi hissettim.

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Eşyanın da bir tabiatı varfır derler. Yüreğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ebru Zeynep Dişiaçık

1976 Istanbul Üsküdar doğumluyum. Ilk orta ve lise edebiyat bölümü tahsilimden sonra Anadolu Üniversitesi Açıköğretim fakültesi Halkla ilişkiler bölümünü bitirdim. Cocuklugumdan beri yazıya merakım varsa da 2015 yılında edebiyat öykü yarışmalarına katılmamla birlikte daha da perçinlendi. Arka arkaya almış olduğum dereceler ce başarılar sonrası hayalini kurduğum ilk kitabım çıktı. Kitaplarım sırasıyla Bir iki üç tıp, Kadife, Babamın Ayakkabıları, Aç Kapıyı. Çeşitli edebiyat dergilerinde öykülerim ve denemelerim yayınlanmış olup, halihazırda bir roman dosyasına çalışmakta olup yeniden bir öykü kitabı çıkartmayı hedeflemekteyim. Aynı zamanda Türkiye Yazarlar Sendikası üyesiyim. Kelimeler ve cümlelerin dünyasında gezinip okuyucunun hislerine tercüman olabilmek yazı serüvenimde en büyük amacım. Yazının iyileştirici gücüne inanıp yazmaya ve üretmeye devam etmek istiyorum. İstanbul'da yaşamaktayım ve iki çocuk annesiyim.