ARININ SIRRI

ARININ SIRRI

ARININ SIRRI

Seymur böceklerle çok ilgileniyordu. Özellikle böceklerin birbirinden farklı ve benzer yönleri dikkatini çekiyordu. Kanatlı böcekler ise onun için ayrı bir merak konusuydu. Her biri farklı renkteydi; yaptıkları işler ve yaşam biçimleri birbirinden oldukça farklıydı.
Seymur eskiden arılardan korkardı. Arıların vızıltısını duyduğunda ürperir, biraz daha yaklaşırsa hepsinin birden üzerine saldıracağını düşünürdü. Ama büyükannesi şöyle derdi:

 “Arı durup dururken insanı sokmaz. Onlar çok çalışkan canlılardır, her zaman kendi işleriyle meşgul olurlar.”

Seymur buna inanamıyordu.
Bir gün bağda, ağaçların gölgesinde oturmuş kitap okuyordu. Derken bir arı dikkatini çekti. Arı, hafifçe vızıldayarak usulca yaklaştı ve Seymur’un hemen yanındaki sarı çiçeğin üzerine kondu. Seymur, büyükannesinden arı gördüğünde yerinden kıpırdamaması, kaçmaması gerektiğini öğrenmişti. Böyle yaparsa arının kendisine dokunmayacağını biliyordu.

Seymur’un gözü arıdaydı. Okuduğu kitabı dikkatlice kapatıp onu izlemeye başladı. Arı, o çiçeğin üzerinde birkaç saniye durduktan sonra uçup başka bir çiçeğe kondu.

Tam o sırada yakınlardan bir sinek de geçti. Sinek, arıdan daha hızlı uçuyordu. Vızıltısı insanın kulağını tırmalıyor gibiydi. Çıkardığı ses, az önce duyduğu arının o tatlı vızıltısına hiç benzemiyordu.
“Ne tuhaf…” diye düşündü Seymur. “İkisi de uçuyor… İkisinin de kanatları var. Ama biri bal yapıyor, diğeri yapmıyor. Hatta balı görünce hiç düşünmeden, sanki kendi malıymış gibi üzerine atılıp yemeye başlıyor.”

Seymur’un aklına, bir keresinde öğretmenine arıların balı nasıl yaptığını sorduğu geldi. Öğretmeni, arıların ne kadar çalışkan olduğunu uzun uzun anlatmıştı. Ama şimdi sineklerin ne yaptığını da öğrenmek istiyordu. Bunun için akşam yemeğinde büyükannesine sormaya karar verdi.
“Büyükanne, arılarla sinekler neden bu kadar farklı?”

Büyükannesi çayından bir yudum alıp cevap verdi:
“Çünkü doğa onları farklı yaratmış. Yaptıkları işler de birbirinden farklı.”
“Ama neden?”
“Bunu sana açıklayabilirim. Ama bence cevabı kendin bulursan daha ilginç olur.”

Bu sözler Seymur’un aklına takıldı.
O gece yatağına uzanmasına rağmen uzun süre uyuyamadı. Pencereden süzülen ay ışığı odasını aydınlatıyordu. Seymur ise arıları düşünüyordu. Sonunda göz kapakları ağırlaştı ve gözlerini kapattı.
…Seymur gözlerini açtığında kendini tuhaf bir yerde buldu. Önce yine büyükannesinin bahçesinde olduğunu sandı. Ama her şey değişmişti… Otlar ağaç boyuna ulaşmış, çiçekler ise kocaman olmuştu. Seymur bulunduğu yerden aşağıya baktığında korkudan neredeyse nefesi kesildi. Kendisi bir arı kadar küçülmüştü…

Korkuyla etrafına bakındı. Derken arkasından fısıltıyı andıran bir ses duydu:
“Sonunda geldin.”

Seymur irkildi ve hızla arkasına döndü. Karşısında iri gözlü, altın sarısı bir arı duruyordu.
“Sen… konuşabiliyor musun?” diye korkuyla sordu Seymur.
“Bu dünyada herkes konuşabilir,” diye cevap verdi arı. “Sadece insanlar bizi duyamıyor ya da anlayamıyorlar.”
“Ben neredeyim?” Seymur’un aklı fikri, kendini içinde bulduğu bu tuhaf yerdeydi.
“Sen mi? Sorularının içindesin,” diye cevap verdi arı, sakin bir sesle.

Seymur hiçbir şey anlamadı. Arı ise gülümsedi.
“Haydi, benimle gel. Korkma. Sana ilginç şeyler göstermek istiyorum.”

Birlikte havalandılar. Seymur, kendisinin de kanatları olduğunu fark edince şaşırdı. Kanatlarını birkaç kez güçlükle çırptıktan sonra havada kalmayı başardı.
Aşağıda uçsuz bucaksız çiçek tarlaları uzanıyordu. Burada binlerce arı çalışıyordu. Bazıları nektar topluyor, bazıları kovana dönüyor, bazılarıysa çiçeklerin arasında hızla uçuyordu.

Seymur sordu.
“Neden bu kadar acele ediyorlar?”
“Çünkü zaman değerlidir.”
“Biraz dinlenseler ne olur ki?”

Arı gülümsedi.
“Her gün binlerce çiçek açar ve solar. Biz gecikirsek nektar kaybolur.”

Büyük bir çiçeğin üzerine kondular. Seymur nektarı ilk kez bu kadar yakından görüyordu. Parıldayan, saydam damlacıklar çiçeğin derinliklerinde birikmişti. Bir arı, bu damlacıkları özenle topluyordu. Ne tuhaftı! Seymur da tıpkı diğer arılar gibi çiçeğin üzerinde duruyordu. Çiçek ise onun ağırlığını taşıyor, hiç eğilmiyordu.
“Bütün bunlar daha sonra bala mı dönüşüyor?” diye merakla sordu Seymur.
“Evet. Ama bal sadece tatlı bir besin değildir.”
“Peki, başka nedir?”
“Emeğin karşılığı,” diye cevap verdi arı yine sakin bir sesle.

Seymur bu cevabı aklında tuttu.
Bir süre sonra uzaktan bir uğultu duyuldu. Hava karardı. Siyah bir bulut süzülerek onlara doğru yaklaşıyordu. Seymur önce yağmur yağacağını sandı. Ancak bulut yaklaştıkça onun binlerce sinekten oluştuğunu fark etti. Sinekler vızıldayarak havada dönüp duruyordu. İçlerinden biri öne çıktı.
“Yine mi çalışıyorsunuz?” diye alaycı bir tavırla arıya sordu.
“Elbette,” diye cevap verdi altın sarısı arı, sakinliğini bozmadan.
“Ne kadar sıkıcı bir hayatınız var,” dedi sinek, sesini alçaltarak.

Seymur merakla onları izliyordu. Sineklerden biri ona döndü.
“Peki, sen kimsin?”
“Ben mi? Seymur.”
“Öyleyse sana bir şey sorayım: Bütün gün çalışmak mı daha iyi, yoksa özgürce dolaşmak mı?”

Seymur cevap vermek üzereydi ki sinek, ona fırsat vermeden konuşmayı sürdürdü:
“Biz istediğimiz yere uçar, istediğimizi yaparız. Bize kimse emir vermez…”

Seymur onu dikkatle dinliyor, ne cevap vereceğini düşünüyordu. Ama arı sakin bir sesle sordu.
“Peki, siz ne üretiyorsunuz?”

Sinek sustu.
“Herkes bir şey üretmek zorunda değil ki,” dedi sonunda isteksizce.
“Doğru,” diye cevap verdi arı. “Ama herkesin yaşadığı dünyaya bir şeyler katması güzel olmaz mı?”

Bu söz Seymur’u düşündürdü. Sinekler uzaklaşınca arıya döndü.
“Demek ki siz onlardan daha iyisiniz…”
Arı hemen başını iki yana salladı.
“Hayır, öyle değil.”
“Peki, bu ne demek?”
“Doğada her canlının kendine özgü bir yeri vardır. Ama aradaki fark şu ki bazı canlılar yaşadıkları dünyayı daha da güzelleştirir…”

Yeniden uçmaya başladılar. Bu kez büyük bir kovana vardılar. Kovanın içi Seymur’un beklediğinden çok daha görkemliydi. Her yerde hummalı bir çalışma vardı. Kimi yiyecek taşıyor, kimi temizlik yapıyor, kimi de petek gözlerinde uyuyan yavrularla ilgileniyordu.
Seymur hayretle sordu.
“Bütün bunları kim yönetiyor?”
“Hiç kimse…” diye cevap verdi arı.
“Nasıl yani?”
“Çünkü burada herkes kendi sorumluluğunu biliyor.”

Seymur bunu anlamakta biraz zorlandı. İnsanlar arasında böyle bir duruma pek rastlanmıyordu.
Derken kovanın ortasında tuhaf bir ışık fark etti. Işık, kocaman bir kristalden geliyordu. Kristal bal renginde parlıyordu.
“Bu nedir?”

Arı cevap vermeden önce biraz duraksadı.
“Buna Emek Hafızası denir.”
“Yani bu sihirli mi?”
“Evet.”

Seymur yaklaştı, eğilip dikkatlice baktı. Kristalin içinde binlerce ışık noktası vardı. Her biri yanıp sönüyordu.
“Peki, bunlar ne?” diye merakla sordu.
“Her ışık bir emeği temsil eder.”
“Arıların emeğini mi?”
“Yalnızca arıların değil.”

Seymur daha dikkatli baktı. Kristalin derinliklerinde insanların siluetleri belirmeye başladı. Çiftçiler, bahçıvanlar, öğretmenler, doktorlar, hatta sırtlarında okul çantalarıyla derslerine giden çocuklar bile vardı.
“Peki, bunlar neden burada?”
“Çünkü bu kristal emeği tanır. Kim yararlı bir iş yaparsa onun izi burada kalır.”

Seymur büyük bir şaşkınlığa kapıldı. Birden kristalin bir bölümü kararmaya başladı. Işıkların bazıları söndü.
“Peki, şimdi ne oldu?”
Arı derin bir nefes aldı.
“Bu, unutkanlık.”
“Unutkanlık mı?.. Neden?” Seymur’un soruları bitmek bilmiyordu.
“İnsanlar bazen emeğin değerini unutuyorlar. Her şeyin kolayca elde edildiğini düşünüyorlar.”

Karanlık leke büyüdükçe kristalin ışığı da giderek sönükleşiyordu. Seymur endişelenmeye başladı.
“Peki, biz buna nasıl yardımcı olabiliriz?”
Arı ona anlamlı bir bakışla baktı.
“Cevabı sen bulmalısın.”
Seymur bir süre düşündü. Sonra şöyle dedi.
“İnsanlar emeğe değer verdiklerinde, onun arkasında ne kadar büyük bir çaba olduğunu daha iyi anlarlar.”

Arı gülümsedi.
“Devam et.”
“Mesela ben balı en lezzetli yiyeceklerden biri olarak görürdüm. Ama nasıl yapıldığını bilmiyordum. Yani ortaya çıkması için ne kadar büyük bir emek harcandığından habersizdim…”

Kristalde hafif bir ışık belirdi. Seymurun konuşma isteği arttı.
“Eğer herkes bir şeyin ortaya çıkması için ne kadar emek harcandığını öğrenirse ona hak ettiği değeri verir.”

Karanlık biraz geri çekildi. Seymur sözlerine devam etti.
“Okulda öğretmenimin verdiği emeği de çoğu zaman düşünmezdim. Evde büyükannemin yaptığı işleri de sıradan şeyler olarak görürdüm.”

Kristal daha parlak ışık saçmaya başladı. Sonunda karanlık tamamen yok oldu. Kovanın içi yeniden aydınlandı. Arı memnuniyetle gülümsedi.
“Cevabı buldun.”
“Hangi cevabı?”
“Arıyla sinek arasındaki farkı.”

Seymur düşüncelere daldı… Sonra şöyle dedi.
“Demek ki fark kanatlarında değilmiş…”
“Evet,” diye neşeyle cevap verdi arı.
“Fark yaptıkları işte de değil…”
“Biraz daha derine bak.”

Seymur gülümsedi.
“Fark şu ki arı, yaşadığı dünyaya fayda sağlıyor.”

Arı kanatlarını hafifçe çırptı.
“İşte bu!”

O anda her yer ışığa boğuldu. Seymur gözlerini kapattı…
…Sabah olmuştu. Kendi yatağındaydı. Pencereden içeri süzülen güneş ışınları, sanki sıcak bir tebessümle onu selamlıyordu. Bahçeden tanıdık vızıltılar geliyordu. Seymur hemen giyinip dışarı çıktı. Kovanların yanında durup arıları seyretmeye başladı. Artık arılar ona eskisi kadar sıradan görünmüyordu. Her birinin uçuşunda büyük bir emek hikâyesi vardı…

Büyükannesi Seymur’a yaklaştı.
“Ne düşünüyorsun yavrum?”

Seymur gülümsedi.
“Sanırım sorumun cevabını buldum, anneanne!”
“Hangi sorunun?” diye sordu büyükannesi şaşkınlıkla. Seymurun dün akşam sorduğu soruyu unutmuştu.
“Arıyla sinek arasındaki farkın…”

Büyükannesi merakla ona baktı. Seymur ise gözlerini kovanlara dikerek şöyle dedi:
“Bazen en küçük canlı bile yaptıklarıyla büyük bir örnek olabilir…”

Arılar ise sabah güneşinin parlak ışınları altında yine günlük işleriyle meşguldü. Sanki dünyanın bütün tatlılığı onların küçücük kanatlarında taşınıyordu.
Seymur arı kovanlarına bakıp gülümsedi. Artık balın sadece tatlı bir besin olmadığını biliyordu. Her damla balın içinde binlerce arının emeği ve sabrı gizliydi. Demek ki bu küçücük, ilk bakışta güçsüz görünen canlılar, yaşadıkları dünyaya emekleriyle ne çok şey katıyorlardı.

O günden sonra Seymur, ne zaman bir arı görse ona artık insanı sokabilen korkutucu bir böcek olarak değil, doğanın en küçük ve en çalışkan emekçilerinden biri olarak bakıyordu…

Zeynep Aligızı

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

İNSAN BİR MEZAR TAŞIDIR

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    çok güzel anlamlı bir öykü…

  2. OZAN KASIM KOL dedi ki:

    Muhteşem , düşündüren ve ders veren bir masal olmuş. Yüreğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zeynep ALİGIZI

Zeyneb Alikızı, Azerbaycan'ın Laçin bölgesinde doğdu. Hikâyeleri periyodik olarak “Azerbaycan”, “Ulduz”, “Literaturniy Azerbaycan” dergilerinde, “525-ci qazet”, “Kaspi”, “Adalet”, “Kulis.az” gazetelerinin edebiyat bölümlerinde ve diğer gazete ve internet sitelerinde yayımlandı. “Burulğan” (Girdap) adlı öykü ve hikayeler kitabının yazarıdır. Öyküleri Türkçe ve Rusçaya çevrildi. Azerbaycan Yazarlar Birliği üyesidir. Türk edebiyatından, yazar-psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu'nun “Hayata Dön” romanını ve Fikret Eroğlu'nun 5 ciltlik “Melike Adenya Diyarında” masal serisini Azerbaycan türkçesine uyarladı. Halk yazarı Cengiz Abdüllayev'in çok sayıda eserini Azerbaycan türkçesine çevirdi ve düzenledi. Kırgız yazar Sultan Rayev'in “Güneşi Elinde Tutan Çocuk” ve “Kaşaba” eserlerini Rusçadan Azerbaycan diline çevirdi. Ayrıca şu anda yayınlanmamış, üzerinde çalıştığı ve tamamlanmış birkaç çevirisi de bulunmaktadır. Fransız yazarlar Noel Calef'in “İdam Sehpası Asansörü”, Michel Lebre'nin “Tartışmalar Girdabında Silviya”, Margaret Duras'ın “Cebelitarıklı Denizci”, A. Dumas'ın birçok öyküsü ve İngiliz edebiyatının birçok eserini (Rusçadan) Azerbaycan türçesine çevirdi. Aynı zamanda Rus edebiyatından da örnekler çevirdi. “Maarifçi”, “Ses”, “Kaspi”, “Tezadlar”, “Medeniyet” ve diğer gazetelerde çalışdı. Azerbaycan Tercüme Merkezi'nde çevrilmiş ve yayınlanmış eserlerin düzeltme ve editörlüğünü yaptı.