SAATÇİNİN SON MÜŞTERİSİ
- Yazar: Yeşim Şahin YAMAN
- 31 Ekim 2026
- 17 kez okundu
SAATÇİNİN SON MÜŞTERİSİ
Kasabanın en eski sokağında, iki bina arasına sıkışmış küçük bir saatçi dükkânı vardı. Vitrininde yıllardır aynı yerde duran guguklu saat, her öğle vakti on iki kez öterdi. Fakat kimse onun aslında on bir elli yedide kaldığını bilmezdi.
Dükkânın sahibi Nihat Usta, yetmiş üç yaşındaydı. Kırk sekiz yıldır saat tamir ediyordu. Duvarlarda yüzlerce saat asılıydı. Kimi aceleci, kimi ağırkanlı, kimi de inatla suskundu. Hepsi farklı zamanları gösterse de Nihat Usta için aynı geçmişe açılırdı.
Kasabalılar ona saatlerini getirirken hep aynı sözü işitirdi:
“Bozuk saat yoktur evladım. Yeniden başlamayı bekleyen saat vardır.”
Ne tuhaftır ki bu sözün sahibi, kendi hayatında durmuş bir zamanı bir türlü çalıştıramamıştı.
Her akşam dükkânı kapatmadan önce eski ahşap çekmecesini açar, içindeki sararmış tren biletine bakardı. Biletin üzerinde bir tarih yazıyordu:
17 Ekim 1986.
O gece, Leyla ile birlikte kasabadan ayrılacaklardı.
Leyla, istasyonun üçüncü peronunda beklemişti. Elinde küçük bir bavul, boynunda kırmızı bir atkı vardı. Nihat ise babasının karşısına çıkıp sevdiği kadınla evleneceğini söylemeye cesaret edememişti.
Saat on bir elli yedide evden çıkmış, sokağın başına kadar yürümüş, sonra geri dönmüştü.
Üç dakika sonra tren kalkmıştı.
Nihat’ın hayatı o üç dakikanın içinde kalmıştı.
Aradan kırk yıl geçmişti. Babası ölmüş, annesi toprağa verilmiş, dostları birer birer eksilmişti. Kasabanın çocukları büyümüş, kendi çocuklarını kucağına almıştı. Nihat ise hiç evlenmemişti.
İnsanların saatlerini onarmış, kendi hayatının kırık yerlerine dokunamamıştı.
Bir sonbahar akşamı, kepenkleri indirmeye hazırlanırken kapının üzerindeki küçük zil çaldı.
İçeri siyah paltolu, kırklı yaşlarında bir kadın girdi.
“Kapattınız mı?”
Nihat gözlüğünü düzeltti.
“Bir saat daha bekleyebilir dünya. Buyurun.”
Kadın çantasından küçük, kadife bir kese çıkardı. İçinden gümüş bir cep saati aldı.
“Bunu tamir ettirmek istiyorum.”
Nihat saati eline aldığı anda parmakları titredi.
Kapağın üzerindeki ince işlenmiş menekşe desenini tanımıştı.
Bu saati yıllar önce Leyla’ya kendisi hediye etmişti.
“Bu saat… Nereden buldunuz?”
“Annemden kaldı.”
Nihat başını kaldırdı.
“Annenizin adı neydi?”
“Leyla.”
Dükkândaki bütün saatler aynı anda durmuş gibi oldu.
Nihat, karşısındaki kadına uzun uzun baktı. Gözlerinin çevresindeki çizgilere, dudaklarının kenarındaki belli belirsiz gülümsemeye, konuşurken başını hafifçe yana eğişine…
Leyla da böyle yapardı.
“Anneniz… İyi mi?”
Kadın cevap vermeden önce vitrindeki saatlere baktı.
“Üç ay önce kaybettik.”
Nihat’ın elindeki saat masaya düştü.
O kadar hafif bir ses çıkardı ki başka bir yerde kimse duymazdı. Fakat o küçücük dükkânda, kırk yıllık bir suskunluğun yıkılışı gibiydi.
“Başınız sağ olsun,” diyebildi.
Kadın sandalyesine oturdu.
“Annem ölmeden önce bu saati size getirmemi istedi.”
Nihat, büyüteci gözüne yerleştirdi. Saatin arka kapağını açtı. Mekanizmanın altına sıkıştırılmış, neredeyse saydamlaşmış küçük bir kâğıt buldu.
Üzerinde Leyla’nın el yazısı vardı:
Nihat, eğer bir gün bu saat sana dönerse bil ki seni affettim.
Yaşlı adam gözlüğünü çıkardı.
Kâğıdın devamını okumak için uzun süre bekledi.
Ama insan sevdiğini affetse de beklediği yılları geri alamıyor. Ben seni istasyonda değil, hayatımın en güzel ihtimalinde bıraktım.
Nihat’ın gözlerinden iki damla yaş, çalışma masasının üzerindeki küçük vidaların arasına düştü.
“Anneniz mutlu muydu?” diye sordu.
Kadın biraz düşündü.
“Babamla iyi bir evlilikleri vardı. Babam annemi çok severdi. Geçen yıl onu da kaybettik.”
Nihat başını eğdi.
İçinde yıllarca taşıdığı tuhaf umut, yerini hem acıya hem de huzura bıraktı.
Leyla yaşamıştı.
Sevilmişti.
Bir ailesi olmuştu.
Onu bekleyerek ömrünü tüketmemişti.
Belki de en doğrusu buydu.
Kadın, yaşlı adamın ellerine baktı.
“Annem sizi hiç kötü anlatmadı. Yalnızca gençliğinde birini çok sevdiğini, fakat o kişinin korkularını sevgisinden daha büyük tuttuğunu söylerdi.”
Nihat acıyla gülümsedi.
“Doğru söylemiş.”
“Size bir şey daha getirdim.”
Kadın çantasından küçük bir fotoğraf çıkardı.
Genç bir kadın, istasyonun önünde duruyordu. Boynunda kırmızı bir atkı vardı.
Fotoğrafın arkasına tek cümle yazılmıştı:
Bazı insanlar gelmez Nihat. Ama insan yine de bir süre kapıya bakar.
Nihat fotoğrafı göğsüne bastırdı.
“Ben her gün o kapıya baktım Leyla,” diye fısıldadı. “Her gün.”
Kadın bir süre sessiz kaldı.
Sonra sordu:
“Peki neden hiç aramadınız annemi?”
Nihat’ın verecek bir cevabı yoktu.
Çünkü insan bazen bir yanlış yapar. Ardından o yanlışı düzeltmek için geç kaldığını düşünür. Sonra bir gün, gerçekten geç kalmış olur.
“Utandım,” dedi sonunda. “Önce babamdan korktum. Sonra Leyla’nın yüzüne bakmaktan. Yıllar geçince de kendimden.”
Kadın ayağa kalktı.
“Annem sizin iyi bir insan olduğunuzu söylerdi. Ama iyi insanların da bazen başkalarının hayatında derin yaralar açabileceğini öğretirdi bana.”
Nihat başını salladı.
“Anneniz haklıydı.”
Kadın kapıya yöneldi.
“Saati ne zaman alabilirim?”
“Yarın.”
“Yarın öğleden sonra uğrarım.”
Kapının zili yeniden çaldı.
Kadın çıktı.
Nihat o gece dükkânı kapatmadı.
Sabaha kadar saatin mekanizmasını söktü, temizledi, yayını değiştirdi. Ellerinin titremesine rağmen en küçük parçayı bile düşürmedi.
Sabaha karşı gümüş saat yeniden çalışmaya başladı.
Tik.
Tak.
Tik.
Tak.
Nihat, yıllardır ilk kez bir saatin sesini duymaktan korkmadı.
Ertesi gün kadın geldiğinde saat hazırdı.
“Ne kadar borcum var?”
“Hiçbir şey.”
“Ama emeğiniz…”
“Bu saatin bana kırk yıllık borcu vardı. Ödeştik.”
Kadın gülümsedi.
Tam çıkacakken Nihat seslendi:
“Bir dakika.”
Çekmecesinden eski tren biletini çıkardı.
“Bunu da annenizin yanına koyar mısınız? Mezarına…”
Kadın bileti aldı.
“Memnuniyetle.”
Nihat bir an duraksadı.
“Adınız neydi sizin?”
“Deniz.”
“Güzel isim.”
“Annem koymuş.”
Deniz kapıya doğru yürüdü. Sonra dönüp yaşlı adama baktı.
“Annemin size söylememi istediği son bir şey vardı.”
Nihat nefesini tuttu.
“Ne söyledi?”
“Hayatının geri kalanını bir istasyonda geçirmesin, dedi. Tren çoktan kalktı. Ama dünyada başka yollar da var.”
Deniz çıktıktan sonra Nihat uzun süre kapıya baktı.
Ardından yıllardır ilk kez dükkânın arka kapısını açtı. Küçük bahçeye çıktı. Kurumuş sardunyaların yanındaki toprağı eliyle yokladı.
Sonra sokağa yürüdü.
Fırından taze ekmek aldı. Kahvehanede oturup çay içti. Bir çocuğun düşürdüğü topu yerden alıp ona uzattı. Yıllardır selamlaştığı ama adını bilmediği komşusuyla sohbet etti.
Akşam dükkâna döndüğünde duvardaki saatlere baktı.
Hepsi başka bir zamanı gösteriyordu.
Guguklu saat yine on bir elli yedide durmuştu.
Nihat tabureye çıktı. Saati duvardan indirdi, arka kapağını açtı ve sıkışmış çarkını düzeltti.
Akrep ile yelkovanı doğru saate ayarladı.
Sonra vitrinin önüne küçük bir kâğıt astı:
“Saat tamiri devam ediyor. Hayat tamirine yeni başladım.”
O gece evine giderken tren istasyonunun önünden geçti.
Üçüncü peronda kimse yoktu.
Raylar uzaklara uzanıyordu.
Nihat, cebinden yıllardır sakladığı eski bir anahtarı çıkardı. Bu, Leyla ile birlikte yaşayacakları ev için yaptırdığı anahtardı. Hiçbir kapıyı açmamıştı.
Anahtarı avucunda bir süre tuttu.
Sonra yeniden cebine koydu.
Çünkü geçmişi çöpe atmak istemiyordu artık.
Yalnızca onun içinde yaşamaktan vazgeçiyordu.
İstasyondan ayrılırken uzaktan bir tren düdüğü duyuldu.
Nihat arkasına bakmadı.
Ertesi sabah kasabalılar saatçi dükkânının önünde küçük bir değişiklik fark ettiler.
Vitrindeki guguklu saat, kırk yıl sonra ilk kez doğru zamanda öttü.
Ve Nihat Usta, kapının önüne koyduğu sandalyede oturmuş, güneşin doğuşunu izliyordu.
Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Çünkü sonunda anlamıştı:
İnsanın hayatında bazı saatler sonsuza kadar durabilir. Ama bu, zamanın bittiği anlamına gelmez.
Yeşim Şahin Yaman
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

çok güzel bir hikaye… pişmanlıklar …
“Bozuk saat yoktur. Yeniden başlamayı bekleyen saat vardır.”
Yüreğinize sağlık.