90’LARDA AŞK
- Yazar: Mihrap Altıntaş
- 20 Ekim 2026
- 13 kez okundu
90’LARDA AŞK
Aşk üzerine ne şiirler, romanlar, destanlar yazılmış, şarkılar bestelenmiş, türküler yakılmış, filmler çekilmiş. Kalbin her yerde ve her dönemde tek derdi aşk olmuş. Aşkla var, aşkla mutlu, aşkla hüzünlü… Bir sevda düşünce gönle; her şarkı, her film, her yazı bir başka anlam bulur bünyede. Savrulur duygular bir oradan bir oraya…
Leyla-Mecnun derler, onların aşkı büyükmüş, yaşanmış gelmiş geçmiş. Ama her âşık kadının adı Leyla, her âşık adamın adı da Mecnun kalmış. Şartlar ne kadarına müsaade ettiyse, o kadar sevebilmişler sevgililer birbirlerini. Ayıplar, örf ve âdetler var. Birbirini görmeden evlenen babaannelerimiz, dedelerimiz. Fazla görüşemeden evlenen annelerimiz, dayılarımız. Bir iki kere yanında birileri ile görüşmelerine izin verilen dayı kızları, hala oğulları var.
Öyle kolay değil sevdiğine ulaşmak, göz göze gelebilmek, elini tutabilmek, içinden gelenleri korkusuzca söyleyebilmek. Konu/ komşu var, lafı/ sözü var, oluru/ olmazı var.
“Kızını dövmeyen dizini döver” , “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır” ı var.
Var da var…
O dönemlerin aşk şarkıları, filmleri, şiirleri farklı. Hepsi ayrı ayrı nezaket, edep, usul ve erkân içeriyor. “Bir bahar akşamı rastladım size” tarzı şarkılar var mesela. Aşıklar, gençlik yaşlarının denk geldiği yıllara göre şanslı veya şanssız olmuşlar. Bir bakış için kilometrelerce yol giden, bir kerecik bile olsa sesini duymak için elindeki tek jetonla saatlerce kulübe önünde sıra bekleyen, yüzünü bir saniye görebilmek için sevdiğinin yolunu günlerce gözleyen olmuş. Biri, diğerine göre daha az şanslı, biri diğerine göre çok şanslı olmuş.
İnsan istiyor ki tüm sevenler mutlu olsun, dilediği gibi sevsin, sevilsin ama bu mümkün değil. Mümkün olsa türkülerdeki ağıtlar olmazdı sevilene. Şarkılardaki:
“Seni görmem imkânsız, imkânsız…” nakaratı olmazdı değil mi? Benim dönemimde Cengiz Kurtoğlu, Ümit Besen, Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay dinlenirdi. Mahallenin gençleri, duvar diplerinde, apartman önlerinde otururdu. Mutlaka içlerinde birbirine sevdalı olanlar olurdu. Yok aşağı mahalleden, yok okuldan, yok karşı apartmandan birilerine. Hâl böyle olunca sevdalar konuşulur, birbirinden akıllar alınır, hüzünler paylaşılırdı. Sevgiliden istenen fazla bir şey değil, yan yana aynı yolda yürümek, belki kaçamak bakışlar eşliğinde bir el ele tutuşabilmek…
Mahallede birbirini çok seven iki arkadaşım vardı, biri okuldan arkadaşımdı, diğeri mahalleden. Çok sevdiler birbirlerini ve adları hep yan yana anıldı. Kavgaları, hüzünleri, kıskançlıkları hep mahallenin dilindeydi. En güzel çift olarak da onlar gösteriliyordu. Duvar dibinde oturup çekirdek çitlemek, kalabalıkta sohbet etmek, mahalle düğünlerinde süslenip birbirine hava atmak, ama onunla da bir kere dans edebilmek gibi hayalleri oldu, daha öteye gidemediler ve evlenemediler de. Ama o arada kim bilir ne duygular yaşandı, o duygulara eşlik eden ne şarkılar dinlendi, ne şiirler yazıldı ve kim bilir ne gözyaşları döküldü? Yazılan nice mesajlar, şiirler, mektuplar, arkadaşlar aracılığıyla elden ele sevenlere ulaştırıldı.
Aşkın bir diğer adı; acı ve ıstırap
“Bu ne sevgi ah, bu ne ıstırap, zavallı kalbim ne kadar harap” dendi şarkılarda, onlar dinlendi.
Bir ömür geçti gitti. Yaşananların izleri kaldı, kalpte küçük küçük damlalar hâlinde.
“Kasedi Başa Sardır” Kitabımdan
Mihrap ALTINTAŞ
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

tüm bunları yaşadım galiba dinozorum…
Nostaljik bir gönül gezisi yaptım. Yüreğinize sağlık.