Gökçe Mavişim

Gökçe Mavişim

GÖKÇE, MAVİŞİM

Kırmızı kiremitli çatıların üzerine henüz gün ışığı vurmamıştı. Puslu bir sabah ayazı kemikleri sızlatmaktaydı. Ezan sesi ile uyanmıştı Ahmet!..

Tulumbanın buz gibi suyunu yüzüne vurduğunda ayılmaması mümkün değildi. Soğuk su ile abdestini alıp hızla cami yoluna doğru yöneldi. Cemaate yetişmeliydi. Sabah namazı sonrası köyün büyüklerinin ellerini öpüp her gün dualarını alırdı. Onun için her gün aynıydı. Selam vermek, dua etmek ve dua almak…

Köy meydanında üç-beş kişi kahvede oturup sabah çayını içerken işleri konuşur, biraz dertleşirdi. Ahmet bir çiftliğin kahyalığını yapıyordu. Tarlada çalışacak, narenciyeler ve seralarda işten anlayacak kişiler gerekliydi. Çiftliğin sahibi, ağası da sözü ona bırakmıştı. İnsanları işlere göre ayarlayıp yönlendirirken yevmiyelerini de ona göre hazırlamalıydı. Zor işti aslında yaptığı Ahmet’in… Herkesle iyi geçinmeliydi.

Pamuk tarlaları azalmıştı. Mülk sahipleri para onda var diye toprağını meyve bahçelerine çevirmişti. Mevsiminde portakal çiçeğinin kokusu, görüntüsü ayrı bir güzeldi. Köyceğiz gölü kenarındaki pamuk tarlaları artık narenciye kokuyordu.

Buradaki kasabalarda ‘Portakal Çiçeği Festivali’ gibi renkli etkinlikler düzenlenmekte ve turistik gezilerle yöre tanıtılmaktaydı. 

Her meyvenin zamanı, kendine has özelliği vardı. Nar bahçeleri ayrı bir güzellikti. Yol kenarında olan bahçeler ve özellikle İztuzu sahili yolunda kafeler oluşturulmuştu.

Nar suyu ikramında bulunuyorlardı. Nar suyu, nar ekşisi satmak ve yöreyi tanıtmak adına yeni bir kazanç sektörü oluşturmuştu. Bu bölgenin meşhurlarından biri de kekik ve kekik yağıydı. Her derde deva kekik yağı…

Dağlarında kekik ile beslenen keçileri de etiyle ayrı bir lezzetti. O böyle bir coğrafyanın, sıcak iklimin çocuğuydu. İşleri için koşuşturması, çok insanla uğraşması gerekiyordu. Ya aşk!..

En büyük aşkıyla evlenmişti. Çocukluktan beri sevdiğini eş seçmişti. Köy ilkokulunda okurken hani saçını çekiştirdiği, laf atıp kızdırdığı mavişi, boncuk Meryem! Gözleri mavi olduğu için onu ‘mavişim, boncuğum’ diye severdi. Aşağı mahallede yaşayan çok sevdiği Rıza amca ile Hasibe teyzenin küçük kızıydı.

Meryem mutaassıp bir ailede çok kardeşli büyümüştü. Ahmet’ i beğeniyor ama görünce yanakları kızarıyor ve mahcup bakıyordu. Ahmet’in konuşmalarına utanmaktan cevap veremiyor, her lafına da gülüyordu. Ah bu gönül işte…nereye konacak bilmiyorsun. Pamuk tarlasında, meyve bahçelerinde, domates seralarında her yerde ikisinin aşkı konuşuluyordu. Onların ise kim ne konuşmuş umurlarında değildi. Tertemiz, herkesi hayran bırakan bir sevdaydı. Kanal boyunda Sulfata ağaçları vardı. Halk arasında sıtma ağacı, okaliptüs olarak da bilinir. Mersingiller familyasına ait, çok hızlı büyüyen ve bataklık bölgelerdeki suyu çekerek sinekleri yok etme özelliğiyle tanınan şifalı bir ağaç türüdür. Yaprakları sinek kovucu, çayı ise solunum yolu rahatsızlıklarına iyi gelen eterik yağlar içerir. Sulfata ağaçları Ahmet’in kahyalık yaptığı çiftliğin sınırındaydı. Rıza amcasının tarlalarına yakındı. Meryem pamuk tarlasında çapa yaparken, pamuk toplarken Ahmet’in at üzerinde geçişlerini takip ederdi. Üç tur attıysa ‘gün batımı meneviş ağacımızın altına gel’ demekti.

Meneviş ağacı; yaygın adıyla menengiç/çitlembik özellikle bahar aylarında dağlardan toplanan taze filizleri ve meyvesiyle bilinen şifalı, yabani bir ağaç türüdür.

Ahmet her buluşmaya elinde kokulu pembe gül ile gelirdi. Meryem’ in oyalı yazmasının kenarına, yanağına takardı. Gül kokulum diye kulağına sevgi sözleri fısıldardı. Gün batımını izlerlerdi. Güneş dağların, bulutların ardına saklanırken derin bir kızıllığı da ardında bırakıp gidiyordu. Hava yavaşça kararmaya başladığında; evden merak ederler korkusunda olan sevdiceğine kıyamayan Ahmet atın sırtına Meryem’i de alıp kanal boyunda bir tur attıktan sonra evlerine yakın bir yere onu bırakıyordu. Atına Meryem’in mavi gözlerinden esinlenip hep yanında hissetmek için Gökçe adını vermişti. (Gökçe; mavi, gökyüzü)

Ahmet’in babası Mustafa ve annesi Fatma da bu aşkın farkındaydı. Bir akşam işten gelen oğullarına artık evlenmesi gerektiğini söylediler. Fatma ile Hasibe ahretlikti. Kendi aralarında konuştular, dünür olacakları içinde mutluydular. Mustafa konuyu Rıza’ya açtı. Kız evi naz evi demeden iki tarafında karşılıklı anlayışı ile kız isteme, söz, nişan ardı ardına kısa zamanda gerçekleşti. Bir yıl içinde de evlenecekleri kararlaştırıldı. Uzun sürmedi. Meryem ve Ahmet çok güzel bir köy düğünü ile evlendi. Köyün en yakışıklı kahyası sevdiğiyle evleniyordu. Kazanlar kaynadı düğün yemekleri hazırlandı. Düğünlerin değişmez lezzeti keşkek her zamanki gibi olmazların olmazıydı. O yörede keşkek; akşamdan ıslatılmış aşurelik buğday (yarma), kemikli kuzu eti bol tereyağı ve tuz kullanılarak, kısık ateşte buğdaylar eriyip etle bütünleşene kadar uzun süre pişirilip dövülerek yapılır. Düğün ve bayramların vazgeçilmezi olan bu lezzet, genellikle üzerine kızdırılmış tereyağlı pul biber sosu dökülerek servis edilir. 

Etli nohut ve pilav bol miktarda yapıldı. Düğün bahaneydi. Aynı zamanda ihtiyacı olanlarda doyurulacaktı.

Tepsi, tepsi düğünlerinin vazgeçilmez lezzetlerinden biri olan susamlı ev baklavası çıtır çıtır ve çarşaf gibi incecik yufkalarıyla özellikle imece usulü açıldı.

Susamlı baklava bölgeye özgü olarak taze susamla yapılan baklava türü (gariban baklavası olarak da bilinir) sıkça tercih edilir. Hamuruna sirke veya yoğurt katılarak hamurun daha gevrek ve kıyır kıyır olması sağlanır. Üzerine mutlaka sade yağ (erimiş, tortusundan arındırılmış tereyağı) dökülür. 

Davullar, zurnalar çal oynasın zeybekler, efeler hey hey! Üç gün susmadan, durmadan davullar çaldı. Oynandı, zıplandı. Neredeyse köyde oynamayan kalmadı. Köy düğünlerinin vazgeçilmezi; davul, zurnayla hep birlikte zeybek ağırlıklı oyun havalarının coşkuyla oynanmasıydı. Yöresel kıyafetleriyle efeler ve başında yemenisine gül takmış kadınlar…Kerimoğlu Zeybeği ile başlayan düğün, hareketli türkülerde Feraye, Çiftetelli, Düğün havalarıyla devam etti.

Ahmet, kendi bölgesinde mertliğini yansıtan cepken, camadan, şalvar, silahlık, kuşak, fes gibi kostümle ve çizmesiyle kına gecesinde yöresel zeybek kıyafetini giydi. Meryem ise ipek kumaştan parlak renkli şalvar, üzerine işlemeli cepkeni tercih etti. Altın pullu ince tül ile başına iğne oyalı bir yemeninin üstüne güllerden örülmüş tacı taktı. Boynunda mavi boncuklardan Ahmet’in elleriyle yaptığı, hediye ettiği kolye ve nişanda takılan beşi bir yerde vardı. Beline telkari işlemeli gümüş kemer takıldı. İnce belli güzel Meryem’e geleneksel bu aksesuar çokta yakışmıştı. Annesine annesi takmıştı. Şimdi o da kızına hediye etmişti. Atalarından gelen bir hatırayı, mirası üzerinde gururla taşıyacaktı. Üzerindeki gelin kıyafeti canlı renkler, el emeği işlemeler ve doğal mevsim çiçekleriyle, yapraklarla süslenmişti.

Meryem beyaz gelinlikle çok güzel olmuştu. Baba evinden çıkar iken ‘Duvağın Alı’ geleneksel olarak takılmıştı. Ahmet ve arkadaşları davul, zurna, at ile gelin evinin bahçesinde türküler söyledi ve oynadı. Meryem içerde sevdiklerine sarılıyor, vedalaşıyordu. Annesiyle bu kez sarılışı farklıydı. Sevdiğine kavuşmak, evlenmek mutlu etse de içinde baş edemediği bir hüzün vardı. Yıllardır yaşadığı evinden ayrılacaktı. Babası göz yaşlarını zor tutuyordu. Kızına sarıldı ve alnından öptü. Ona güzel sözlerle öğütlerde bulundu. Meryem babasının uzattığı elini öperken göz yaşlarıyla ıslatmış, sevgi ve minnetle babasına sarılmıştı. Babası duvağını yüzüne çekti. Ardından da kırmızı tül ile başından omuzlarına kadar örttü. (Kırmızı duvak, gelini nazardan koruduğuna inanılan, namus, vefa ve annenin el emeğini simgeleyen bir örtüdür.) Son kez kızının elinden tuttu ve kapıdan birlikte çıktılar. Ahmet avluda Gökçe at ile bekliyordu. Rıza kızının elini bıraktı Ahmet’in eli ile birleştirdi. “Kızım sana emanet onu sev, koru, iyi bak. O benim gözümden sakındığım, kıymetlimdir sakın üzme ve unutma” dedi. Ahmet Meryem’in elini sımsıkı tuttu, yemin etti. “Sizin emanetiniz benim de karım, helalim, ömür boyu hayat arkadaşım, kıymetlim ve ailemdir”. 

Kayınpederinin, kayınvalidesinin ellerini öpüp helallik aldı. Sessizliğin ardından davul, zurnanın sesiyle, düğün havalarının eşliğinde Ahmet Meryem’i seyisinde yardımıyla Gökçe ata bindirdi. Üçü birbirine kavuşmuştu. Gökçe at sevincinden ya da kalabalıktan ürktü, şahlandı. Meryem korkudan titredi, Ahmet’in elini daha sıkı tutmaya başladı. Bir daha o eller birbirini bırakmayacaktı.

Davul zurna eşliğinde, konvoyla kız evinden gelen gelin, damat evine getirildi. Oğlan evinde düğün merasimi devam etti. Yemekler, ikramlar, yöresel oyunlar herkesin keyfi yerindeydi. Uzaktan gelen akrabalar, misafirler, eş, dost, konu komşu herkes mutluydu. Kayınvalide Fatma burma bilezikleri, beşi bir yerdesini, iki metrelik altın zincirini takınmıştı. Kayınvalidesinin ona taktığı zinciri ve burma bilezikleri o da gelinine takacaktı. Takı töreni başladı. Meryem’e düğün hediyeleri verildi. Elleri, boyunu, her yeri takılar ve paralarla dolmuştu. Şanslıydı aynı zamanda…düğün borçları olmayacaktı.

Sesler kesildi ve geriye yorgunluk kaldı. Evlerinde ilk akşamları yorgunluktan bitkin ama el ele, sarılıp uyuyarak geçti. Sabahın ilk ışıkları cama vurduğunda birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar, mutlulukla gülümsüyorlardı. Kemikleri kaynarcasına birbirlerine aşkla sıkıca sarıldılar. Hasret bitmiş, kavuşmuşlardı.

15.05.2026

*Fısıldayan Kalemler Dergisi “Ah Minel Aşk” antolojisinde yayınlanmıştır.

Hamiyet Annaç Akyıldız

Yeni yazılarımı bekleyiniz…

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    bu hikayeyi çok sevdim…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Hoş geldiniz. Kaleminize yüreğinize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir