İyi Yolculuklar
- Yazar: Negah Ruşen Özcan
- 4 Ocak 2026
- 69 kez okundu
İYİ YOLCULUKLAR
Şehre akşam çöktü. Caddeler, sokak lambalarının cılız aydınlığıyla geceyi kucaklıyor. Evlerin ışıkları birer birer yanıyor, gökyüzünden dünyayı izleyen yıldızlara göz kırpıyor. Gündüz gökyüzünü aydınlatan güneş, yerini sayısız tondaki ışığa bırakıyor.
Penceremin karanlığından, ışıklar içindeki evleri izliyorum. Her pencere farklı bir dünyaya açılıyor gibi görünse de, ne kadar da benziyorlar birbirine…
Telaşlı koşturmalar, sofra başı gürültüleri, televizyonların yükselen sesleri, odalardan odalara seslenilen isimler… Ya da sessizlik içinde uzanılan bir kanepede, kıpırtısız düşlere dalan insanlar.
Ağlayan bebekler, oynayan çocuklar… Saymakla bitmeyen insanlık halleri. Hem eşsiz hem de birbirine çok benzer.
İnsan, yeryüzü yolculuğuna başladığı andan itibaren doğduğu aile ve toplum tarafından şekillendirilmeye başlar. Toplumların değer yargıları; oyunlarla, günlük rutinlerle ve alışkanlıklarla aktarılır.
İnsan da bu süreçte kendine bir kimlik bulur. Yetişkin olduktan sonra ise bu kimliği sorgulamak, iyisiyle kötüsüyle yeniden biçimlendirmek kendi elindedir. Ancak insanın kendisiyle yüzleşmesi, her zaman cesaret ister.
Günümüzde bizi biz yapan ve kendimizi güvende hissettiğimiz pek çok şey, geçmişe oranla çok daha acımasız bir sistemin değer yargılarıyla belirleniyor.
Fiziksel görünümümüzden zekâmıza, sahip olduklarımızdan toplumdaki rollerimize kadar her şey görünmez bir ölçüm mekanizmasına tabi tutuluyor. Sonuçta iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, başarılı ya da başarısız olduğumuza karar veriliyor. Yani değerimiz, sistem tarafından belirleniyor.
Bu sistemde değerli olmak da, değersiz olmak kadar yıkıcı olabiliyor. Çünkü değerli olduğumuz alanın bir üst basamağına çıkamadığımızda, üzerinde yürüdüğümüz o ince ip bizi her an tepetaklak edebiliyor.
İstesek de istemesek de hepimiz bu düzenin bir yerine takılıp kalıyoruz. Ellerimizden düşürmediğimiz cep telefonları, bizden daha “iyi” olan insanları sürekli önümüze çıkarıyor.
Televizyon programları, bambaşka hayatları iyi ya da kötü yanlarıyla evimizin ortasına taşıyor. Çok para kazananlar, lüks evlerde yaşayanlar, son model arabalarla gezenler çağımızın parlayan yıldızları olurken, kendi evimizin eskimiş eşyaları bize değersizlik hissi yaşatıyor.
Her gün gitmek zorunda olduğumuz işin bu hayatları bize sunamayacağını bilmek, derin bir mutsuzluğa sürüklüyor bizi. Oysa hepimiz bir zamanlar ailelerimizin biricik, özel ve kıymetli çocuklarıydık. Ne oldu da üzerimize çöken bu kasvetli değersizlik duygusunun içinde nefes alamaz hâle geldik?
Teknoloji bugün yaşamımızı kıskıvrak ele geçirmiş durumda. Farkında olmadan, istemediğimiz kadar çok bilgiye ve olaya maruz kalıyoruz. Bir insanın ortalama ömrü boyunca karşılaşamayacağı kadar çok veriye, artık elimizden düşmeyen cep telefonlarıyla ulaşabiliyoruz.
Ailemizle, sevdiklerimizle birlikteyken bile elimizden bırakmadığımız bu sihirli alet, önce bizi kendimize yabancılaştırıyor, sonra da gerçek hayattan koparıyor.
Sanal sohbetler ediyor, sanal alışverişler yapıyor, sanal gezilere çıkıyor, sanal kitaplar okuyoruz. Sahip olamadıklarımızın öfkesi içimize işlerken, bizden daha kötü durumda olanlarla kendimizi kıyaslayıp, kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz gizli mutluluklar yaşıyoruz.
Zamanla fark etmeden, gerçekle aramıza görünmez bir duvar örüyoruz. Gerçek hayatın bizi çağıran sesini duymamayı seçiyoruz.
Soğuk bir havada üzerimizi giyinip markete gitmek yerine, tek bir tıkla sipariş verirken aslında neleri kaçırdığımızı unutuyoruz. Yüzümüze çarpan soğuğun, buğulanan nefesimizin, titreyerek yürüdüğümüz o yolun; bu gezegende yaşayan bir canlı olarak bize nasıl gerçek bir deneyim sunduğunu gözden kaçırıyoruz.
Yolda karşılaştığımız birine selam vermenin beynimizde salgıladığı hormonların ruhumuza nasıl iyi geldiğinin farkında bile olmuyoruz. Kendimizi hapsettiğimiz sanal hayatlarda, kazanmaya, başarılı olmaya, sahip olmaya ve hep daha iyi olmaya yönlendirildiğimiz bir simülasyonun gönüllü köleleri hâline geldiğimizi fark etmiyoruz bile.
Oysa hayatın gerçek deneyimleri; kendimizle, çevremizle ve dünyayla kurduğumuz bağı güçlendirir.
Güneşin tenimizi ısıttığı bir anda, yeşil bir ağacın altında sevdiğimiz biriyle sohbet ederken; sokakta oynayan çocuğumuzun düşse bile kalkıp oyununa devam edişini izlerken; korktuğumuz bir anda kalbimizin sesini tüm benliğimizde hissederken; sevdiğimiz bir şarkıcının konserinde, yanımızdaki insanlarla birlikte şarkı söylerken; bir kitabevinde elimizdeki kitabın kokusunu içimize çekerken ve etrafımızı saran gerçek insanların varlığıyla, farkında olmadan o çok kıymetli aidiyet duygusunu yaşarken kendimizi daha mutlu hissetmez miyiz?
Hayat, bize dayatılan kuralların esiri olamayacak kadar değerli. Yaşamı anlamlı kılan, nefes aldığımız günlerin sayısı değil; her nefesin, yaşadığımız gerçek deneyimlerle bizi tamamladığı bir yolculuk olmasıdır. Bu yolculukta mutluluklar kadar acılar, korkular ve yalnızlıklar da olacak elbette. Tıpkı eşsiz bir senfoniyi tüm notalarıyla kucaklamak gibi…
Herkese iyi yolculuklar dilerim.
Negah Ruşen Özcan
Editör: Nigar KAYA
Diğer Yazılarımı Okudunuz mu?
https://fisildayankalemler.org/elbise/

[…] misiniz? NEGAH RUŞEN ÖZCAN Editör: Nigar KAYA Diğer Yazılarımı Okudunuz mu? İYİ YOLCULUKLAR […]
Çok teşekkür ederim 🥰 İçinizde bir yerlere bir iz bırakabildiysem ne mutlu bana 🥰
Olmaz ki böyle de güzel yazılmaz ki 🥰