MEVSİMLERİN SUÇU YOK
- Yazar: Erol ATLAS
- 17 Ekim 2026
- 30 kez okundu
MEVSİMLERİN SUÇU YOK
Ey Yar!..
Hayatın güzelliğini, insanın acısını
Neden hep seher vakitlerinde ararsın
Gecenin zifiri karanlığında,
Dünyanın gündüzünde ve gecesinde,
Mevsimlerin gelişinde ve gidişinde ararsın?
İnsanoğlu hiç kendine bakamaz mı?
Nice nice baharlarda sonbaharı yaşayanları…
Kara kışın ortasında yaz sıcağı gibi ter dökenleri…
Temmuz güneşinin altında zangır zangır soğuktan titreyenleri görmez miyiz?
Görürüz elbet…
Peki, neden hep güllerin soluşunu sorgularız?
Neden takılıp kalırız bir gülün açıp açmadığına, solup solmadığına?
Ya insanlar?
Hiç açamadan solan insanlar… Gonca olup da gül olamadan dalından koparılan hayatlar…
Daha baharını yaşayamadan sonbahara mahkûm edilen yürekler…
Onları göremez miyiz?
Neden gökyüzündeki bulutların taşıdığı yağmurları dert ediniriz de insanların gözlerinde biriken yağmurları görmek istemeyiz?
Gökyüzünün ağlamasına inanırız da insanın gözyaşlarını neden görmezden geliriz?
Neden hep kaçmaya çalışırız kendimizden?
İçimizdeki acıları, ruhumuzdaki yoksullukları, kalbimizdeki feryatları ve figanları neden mevsimlerin sırtına yükleriz?
Neden rüzgârı suçlarız, neden fırtınaya sığınırız?
Evet, rüzgârın ağaçlardan yaprakları kopardığını, dalları kırdığını görürüz.
Fırtınanın önüne kattığını, savurup götürdüğünü biliriz.
Peki ya insanın içinde kopan fırtınalar?
Ruhunun derinliklerinde kırılan dallar…
Yüreğinin kuytularında dökülen yapraklar…
Bir zamanlar sımsıkı sarıldığı sevgilerin birer birer kırılışı…
Daha dün umutla baktığı yarınların bugün birer birer karanlığa gömülüşü…
Bunları hangi mevsime yükleyeceğiz?
Umutlar… Ah, umutlar!
Yarınlar… Nerede o yarınlar?
Neden hep bahaneyi dünyada, doğada, mevsimlerde ararız?
İnsanın içinde de nice fırtınalar kopmaz mı?
Yüreğinin en yüksek dağlarına kadar karlar yağmaz mı?
Bir ömür boyunca güvendiği dağların karları, bir gün çığ olup üzerine akmaz mı?
Ve o çığlar…
Önüne kattığı sevdaları, sevgileri, hayalleri, umutları yıkıp götürmez mi?
İnsanın canım dediği, sevgilim diye bağrına bastığı, cananım diye ömrünü adadığı biri;
Bir gün gelip de yüreğinde sevdanın yerini hesabın, vefanın yerini çıkarın, aşkın yerini ticaretin aldığını göstermez mi?
Gösterir elbet…
Çünkü bazen insanın en ağır yarası,
Düşmanından aldığı yara değil; Uğruna ömrünü verdiği insanın açtığı yaradır.
Bazen en büyük yalnızlık, etrafında kimsenin bulunmaması değildir.
Kalbinde bir ömür taşıdığın insanın, senin kalbinden habersiz yaşamasıdır.
Peki, neden bütün gözyaşlarımızı, yalnızlığımızı, yokluğumuzu, acılarımızı ve yarım kalmış sevdalarımızı mevsimlere yükleyip kendimizi bir kenara çekeriz?
Neden aynaya bakmaktan korkarız?
Asıl en büyük sonbahar insanın içinde yaşanmıyor mu?
En amansız kış, insanın yüreğine çökmüyor mu?
En büyük kar fırtınası, insanın umutlarını beyaza gömüp izlerini silmiyor mu?
En şiddetli dolular, insanın kalbinde yeşermeye çalışan sevgileri paramparça etmiyor mu?
En sağanak yağmurlar, insanın gözlerinden sessizce akmıyor mu?
Akıyor…
Hem de öyle yağmurlar yağıyor ki insanın içine, gökyüzü bile o yağmurların altında kalır.
Öyle fırtınalar kopuyor ki insanın ruhunda, en yaşlı ağaçların kökleri bile o fırtınalara dayanamaz.
Öyle kışlar yaşanıyor ki bazı yüreklerde, dünyanın bütün baharları bir araya gelse bile o buzları eritemez.
Öyle yalnızlıklar var ki insanın içinde, bütün kalabalıklar bir araya gelse bile o sessizliği bozmaz.
Öyle hasretler var ki bir insanın yüreğinde,
Bütün yollar birleşse de sevdiğine kavuşamaz.
Öyle yaralar var ki, mevsimler değişir, yıllar geçer;
Ama insanın içindeki acı bir türlü mevsimini tamamlayamaz.
İşte bu yüzden, gel…
Kaçmayalım kendimizden.
Gel, içimde kopan fırtınaları gör.
Gel, yüreğimde yağan yağmurları, gözlerimde biriken gözyaşlarını gör.
Gel…
Dolu gibi yağan acılarımı, kar gibi üzerime çöken yalnızlığımı, rüzgâr gibi savrulan umutlarımı gör.
Bir kez olsun bak, ey yâr…
Dışarıdaki havaya değil, içimdeki havaya bak.
Gökyüzüne değil, gözlerime bak.
Dallardan kopan yapraklara değil, yüreğimden kopup giden sevdalara bak.
Gel de gör, senin yokluğunun hangi mevsime benzediğini…
Gel de anla, sensizliğin benim içimde nasıl bir kışa dönüştüğünü.
Belki o zaman anlarsın; benim derdim ne yağmur, ne kar, ne rüzgâr, ne de fırtına…
Benim derdim, bütün mevsimler değişirken içimde değişmeyen o sensizliktir.
Ve bil ki ey yâr…
Mevsimlerin suçu yok.
Suç, yüreğime söz geçiremeyişimde…
Suç, aklımın susturamadığı bir sevdayı kalbimin hâlâ yaşatmasında…
Suç, gidenin ardından kapanmayan kapılarda, dinmeyen özlemde, tükenmeyen umutlarda…
Dünya dönüyor, mevsimler değişiyor, güller açıp soluyor, yağmurlar yağıp dinmeye devam ediyor.
Bir tek benim içimde zaman duruyor.
Bir tek benim içimde sonbahar bitmiyor.
Bir tek benim yüreğim, senin ardından hâlâ bahar bekliyor.
Haberin var mı ey yâr?
Erol Atlas
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

yetim erol yazılarını özledik…
Yüreğinize sağlık