BEN, KİRKE
- Yazar: Metin ÖZDEMİR
- 22 Eylül 2026
- 18 kez okundu
BEN, KİRKE
KENDİ HİKÂYESİNİN KAHRAMANI OLMAK
Bazı insanlar dünyaya ait olmadıklarını erken yaşta fark eder.
Kimi bunu bir eksiklik sanır, kimi bir lanet… Oysa insanı kendisi yapan şey, bazen tam da ait olamadığı yerde başlar.
Madeline Miller’ın Ben, Kirke romanı, Yunan mitolojisinin tanıdığımız bir karakterini bambaşka bir gözle anlatıyor. Homeros’un Odysseia’sında Odysseus’un yolculuğunda karşılaştığımız büyücü Kirke, Miller’ın kaleminde artık başkasının hikâyesindeki yan karakter değildir. Bu kez söz Kirke’nindir.
Belki romanın en önemli tarafı da budur: Bir insanın hikâyesini, onun hakkında anlatılanlardan değil, onun kendi sesinden dinlemek.
Kirke, Güneş Tanrısı Helios’un kızıdır. Tanrıların arasında doğmasına rağmen onlara benzemez. Ne güzelliğiyle ne de sesiyle ailesinin beklentilerini karşılar. Kardeşlerinin gölgesinde büyür; küçümsenir, önemsenmez ve kendisini eksik hissetmeye başlar.
Çocukluğunda ona verilen bütün isimler zamanla kendi iç sesi olur: Yetersiz, farklı, değersiz…
Oysa insanın kendisi hakkındaki ilk yanılgısı çoğu zaman burada başlar. Başkalarının bize tuttuğu aynaya bakarak kendimizi tanımaya çalışırız.
Kirke’nin hayatındaki ilk büyük kırılmalardan biri Prometheus ile karşılaşmasıdır. İnsanlara ateş verdiği için cezalandırılan Prometheus, Kirke’ye tanrıların dünyasının ihtişamının ardındaki acımasızlığı gösterir. Tanrılar ölümsüzdür; insanlar ise kırılgan ve ölümlüdür. Fakat Kirke zamanla şu çarpıcı gerçeği fark eder: Ölümsüz olmak, iyi olmak anlamına gelmez.
Kirke’nin Glaukos’a duyduğu aşk ise onu ilk kez kendi gücüyle yüzleştirir. Sevdiği adamı kaybetmemek için onu ölümsüzleştirmeye çalışır. Fakat aşkın en büyük yanılgılarından birine düşer: Sevdiğimiz insanı olduğu hâliyle sevmek yerine onu değiştirmeye çalışmak…
Kıskançlığının sonucunda Scylla’yı canavara dönüştürmesi, Kirke’nin kendi karanlığıyla karşılaşmasına neden olur. Çünkü güç kazanmak başka, o gücü doğru kullanmayı öğrenmek başkadır.
Sonunda büyücülüğü ortaya çıkar ve Kirke Aiaia adasına sürgün edilir. İlk bakışta bu bir cezadır. Fakat bazen hayatın verdiği en büyük cezalar, insanın kendisini bulduğu yerlere dönüşür.
Aiaia’da Kirke ilk kez gerçekten yalnız kalır. Bitkileri, doğayı ve büyüyü öğrenir. Kendi evini kurar. Kendi gücünü keşfeder. Ailesinin onayına, tanrıların bakışına ve başkalarının sevgisine ihtiyaç duymadan yaşamayı öğrenir.
Yalnızlık, Kirke için bir hapishane olmaktan çıkar; kendini tanıdığı bir okula dönüşür. Sonra Odysseus gelir.
Homeros’un büyük kahramanı, Miller’ın romanında yalnızca cesur bir savaşçı değildir. O da zaafları, tutkuları, korkuları ve hataları olan bir insandır. Kirke ile karşılaşması, iki güçlü karakterin birbirini değiştirmesinden çok, birbirlerinin insan tarafını görmelerine dönüşür. Fakat Kirke artık gençliğindeki Kirke değildir.
Artık bir erkeğin onu seçmesiyle değerli olduğunu düşünmez. Çünkü kendi değerini kendi elleriyle kurmuştur.
Telegonos’un doğumu ise Kirke’nin hayatında yeni bir kapı açar. Bu kez yalnızca kendisi için değil, bir başkasının hayatından da sorumludur. Bir annenin en büyük korkusuyla tanışır: Sevdiğini kaybetme korkusuyla…
Burada roman, ölümsüzlüğün gerçek yüzünü gösterir. Sonsuza kadar yaşamak, sonsuza kadar sevdiklerinin gidişine tanık olmak demektir.
Belki bu yüzden ölümlülük bir eksiklik değil, hayatın değerini belirleyen en önemli gerçeklerden biridir. Bir gün biteceğini bildiğimiz için zaman değerlidir. Bir gün ayrılacağımızı bildiğimiz için kavuşmalar anlamlıdır. Kaybedebileceğimizi bildiğimiz için sevmek cesaret ister.
Romanın ilerleyen bölümlerinde Telemakhos ve Penelope’nin hikâyeye katılmasıyla Odysseus’un kahramanlığının da sorgulanması, Miller’ın anlatısını daha da güçlü kılar.
Çünkü bir insanın büyük işler yapması, onun mutlaka iyi bir insan olduğu anlamına gelmez.
Kahramanlık ile iyilik aynı şey değildir.
Kirke’nin asıl savaşı ise hiçbir zaman tanrılarla, canavarlarla veya büyülerle değildir.
Asıl savaş kendisiyledir. Kendisini yetersiz gören çocukla…
Sevilmek isteyen genç kadınla…
Kıskançlığı yüzünden hata yapan büyücüyle…
Yalnızlıktan korkan kadınla…
Sevdiklerini kaybetmekten korkan anneyle…
Sonunda kendi hayatının sorumluluğunu alan insanla…
Bu nedenle Ben, Kirke yalnızca mitolojik bir roman değildir. Aynı zamanda insanın kendisini başkalarının tanımlamalarından kurtarma hikâyesidir.
Kirke bize şunu hatırlatır:
İnsan, kendisine verilen isimlerden ibaret değildir. Bazen hayat boyunca bize “Sen busun” derler. Sessiz olduğumuz için güçsüz, farklı olduğumuz için eksik, hata yaptığımız için başarısız olduğumuzu düşünürüz. Sonra bir gün kendi sesimizi duyarız. Asıl dönüşüm o zaman başlar.
Kirke’nin büyüsü, erkekleri domuza çevirmesinde değildir.
Gerçek büyüsü; yalnızlığından güç, hatalarından deneyim, acılarından bilgelik çıkarabilmesidir.
Tanrıların arasında doğar ama sonunda insan olmayı seçer.
Çünkü insan olmak; kusursuz olmak değil, değişebilmek demektir.
Kendi hikâyesinin kahramanı olmak ise başkalarının yazdığı kaderi sessizce kabul etmemektir.
Belki hepimizin hayatında bir Aiaia vardır. Bizi dünyadan uzaklaştıran, yalnız bırakan, kendimizle baş başa kalmaya zorlayan bir ada…
Bazen insan, kendisini en çok kalabalıkların içinde değil, kendi sessizliğinde bulur.
Belki hayatın bize öğrettiği en büyük ders şudur:
İnsan, kendisine biçilen hayatı yaşamak zorunda değildir; bazen en büyük cesaret, kendi hikâyenin kalemini eline alıp ilk kez “Ben” diyebilmektir.
Metin Özdemir
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

ardından aynı yazarın Türkçe’ye çevrilen Akhilleus’un Şarkısı’nı öneririm. bu iki kitabı iki gecede okumuştum hocam, mitoloji seven biri olarak…
Bayağı merak ettim kitabı.