PORTAKALCI ALİŞ
- Yazar: Erden Erdi
- 15 Eylül 2026
- 26 kez okundu
PORTAKALCI ALİŞ
Ben, Portakalcı Ali. Kara Halime’nin ve Tatar Cengiz’in oğlu, üç çocuk babası, deli olduğumu düşünen Hanım’ın kocası, seyyar satıcı Ali. Size kendi hikayenizi anlatabilirdim suyunu çıkara çıkara lakin kendimi anlatacağım belki insanoğlunun becermek de en çok zorlandığı şeyi.
Hopp! Kaçma, gel bakalım, seni en öne yerleştirelim. Şu lacivert muşambayı yenilesek iyi olur, tekerin biri de ne zamandır yamuk ama ziyanı yok, yolumuzdayız.
Seyyar satıcılar fayton çeken atlara benzermiş, sakatlandıklarında öldürülürlermiş. Ben de öyle öldürüldüm. Size nasıl öldüğümü anlatacağım. Başka şeyler de anlatacağım hiç bilmediğiniz şeyler, başka başka şeyler.
“Ali abi gene portakallarla mı konuşuyorsun?”
“Hadi ordan deyyus, sen beş vakit Tanrıyla konuştuğunu sanıp ezberlediğin Arapça hikayeleri anlatıyorsun biz bişey diyoz mu? Hadi bak çağırıyorlar seni, oyalanma.“
“Ali abi, tövbe de. Ne o üstündeki pire mi?”
“Lan git, puştluk yapma. Deme şunu kafana yiyeceksin portakalı.”
Bakmayın dalaştığımıza severim bu muhitin insanlarını, onlar da beni becerebildikleri kadar sever. Hiç sevmemelerinden iyidir. Zira sevginin hiçliği küflendirir insanın dışından önce içini.
İnsanlarla konuşamıyorum bu konuları. Hanımla konuşsam başlıyor ilaçlarını al demeye, şerbetliyim galiba. Biraz misket limonu gibiyim aslında. Her ağza uymadığım gibi her kulakta duyulmuyorum. Mesela siz portakalsınız sizden koruk suyu çıkmaz. Bilirim. Ama insanoğlu öyle değil. Sizi satıyorum diye üzülmüyorsunuz değil mi? Ekmek davası.
Size bugün, kimse duymasın Tanrı benimle nasıl konuştu onu anlatacağım. Daha başka ne anlatayım portakalın faydalarını mı? Siz istiyorsunuz hep sizi öveyim.
Sessiz olun Muradiye abla geliyor. Yokuşun her on metresinde bir soluklanıp ağzından ateş çıkaran ejderha gibi kesik kesik soluğunu fırlatıyor. Yemenisinin ucu ile alnındaki ter damlalarını ve kuruyan dudaklarını siliyor. Torunuyla benim aslanım, ortanca çocuk aynı liseye giderdi. Konusu açıldı madem portakalda vitaminken ki halimden hadi anam biraz ilerisi olsun, çocukluktan bahsedeyim size.
Gerçi pisi artiste aylarca anlattım. Devlet baba sağ olsun yaptı kıyağını bütün masrafları karşıladı. Artist herif ayran budalası gibi beş ay boyunca ağzımın içine baktı, para almadığı için kendini peygamber sanıyordu. Bir yerden sonra işler öyle bir hal aldı ki iyileşmiyorum diye bana sinirlenmeye başladığını bile sezinliyordum.
İyileşmek için yaşama öfke duymak gerekiyor ya da aşık olmak. Ben hiç öfkelenmiyorum ki iyileşeyim ayrıca hasta değilim.
Anlattıklarımı uydurduğumu düşünmediyse en adiyim. Hele babamın annemin boğazını kestiğini söylediğim andaki suratını unutamam. Ne diyorduk? Muradiye ablanın göbeğine kadar uzanan koca memeleri yüzünden yokuşu ağır aksak çıkışı, vakti gelmişken sizi, memeye benzetmeleri çok aptalca, ya meme görmemişler ya da portakal.
Ben ilk defa babamın traktör kasasında becerdiği muhtarın kızı Rukiye’nin memelerini görmüştüm. Meme deyince beni emzirmek istemeyen annemin yaptığı sütlü muhallebi tatlısı gelir aklıma. Üzerine fındık koyduğu tatlı, hani babamın bıyıklarına bulaştığı için güldüm diye beni dövdüğü tatlı. Babamı o gün neden sebep traktör kasasına kadar takip ettim, hatırlamıyorum. Ama o Şubat’ın beni donduran gecesini, annemin gırtlağından gelen kedi hırıltısını ve odayı dolduran sıcak kanın kokusunu şimdi olmuş gibi çok net anımsıyorum. Kokuyu ışıktan daha iyi sezinlemem hep bundan sebep. Dilim tutulmuş, babamın şansına.
İnsan anlatamayınca olaylar anlamını yitirir, bir süre sonra gerçekten olmamış gibi olur, olmasın da istersin ya hani. Keşkelerin inancına dönüşür, benimki de o hesap. Tımarhanelik olana kadar kimseye anlatmadım. Anasız kalmış Aliş, karısının katillerini mahsuscuktan arayan Cengiz’in oğlu, nefretle baktığı oyun arkadaşı dilsiz Aliş.
Hatırladım. Benim aslanlar. Büyük oğlum; Demir(17), ortanca; Altan(13), sonuncu; Güneş(10). Hanım’a bırakmadım isimlerini. Pişman değilim, zira insan önce soyadıyla sonra adıyla sınanır.
‘’Aliş, oğlum, nasılsın?’’
‘’İyiyim Muradiye abla, sen nasılsın?’’
‘’Ne olsun be oğlum, yaşlılık manam, Nazım agan grip oldu da portakal alam dedim, vitamin olsun.’’
‘’Kaç kilo vereyim.’’
‘’Sıkmalık mı bunlar’’
‘’Yok, ablam ben sıkmalık satmam.’’
‘’Tartı ver bakalım iki kilo, fazlasını taşıyamam kızanım.’’
‘’Torun yardım etmiyor mu sana?’’
‘’Asker ocağında kınalı kuzum, unuttun zaar.’’
Böyle durumlarda insanların suratlarındaki acıma duygusundan bezerim. Öfke değil bu bir nevi depremde yıkılan evleri talan edenleri yakalamış bekçi baba hoşnutsuzluğu. Muradiye abla portakallarını alıp kambur kambur ilerlerken verdiği mavi parayı lacivert önlüğümün ceplerine koymaya çalıştım. Dünkü portakal değilsiniz zira dün satışlar iyiydi. Allah gripten razı olsun.
Gülmeyin, dert olmayınca derman neye yarar. İnsan bile işi düşünce arar sorar. O sebeple size pazarcı önlüğünü tarif edecek değilim ama paraya inanan her pazarcı için her cep ayrıdır. Ben gelişigüzel koyuyorum. Canım hangi cebe koymak isterse. Bazen hiç koymadığım bile oluyor. Eve gitmem öyle günlerde, Hanım’ın dırdırını çekemem.
Allah’tan ölüler konuşmaz. Üç portakal alıp mezarlığa uğrarım. Gerçi biliyorum benden edemedikleri için portakaldan nefret ettiklerini, gizli gizli portakal suyu içtiklerini. Kavgalarımızın birinde Hanım çığıra çığıra söylemişti. Her ne kadar dinlemiyormuş gibi yapsam da insan alışınca acıya, ne denli dayanıklı olduğunu merak ediyor. Neydi o Demir’in sevdiği çizgi film; Herkül, onun gibi, gerçi benim kara kediden başka dostum yok. Bak bugün gelmedi Sultanahmet nankörü.
‘’Padişahın delisini bile tahttan indirmişler. Sen kendini ne sanıyorsun be? Şerefsiz. Portakal satamamışmış. Bana ne. Nefret ettirdin nimetten. Hayır kurumu değil burası para getireceksin bu eve. Kendimi satsam ruhun duymayacak. Azıcık erkek ol, erkek. Bitirdin beni be adam, yedin gençliğimi, ne bitmez çilem varmış. Keşke sen geberseydin. Oğullarıma da gün yüzü yaşatmadın, bir daha mezarlığa portakal bırakırsan yemin ederim pazarcıların yarım bıraktığı işi tamamlarım. Çocuklarımı da rahat bırak. Keşke o gece enkazın altından oğullarımın değil de benim cenazemi çıkarsaydın. Sen de rahat rahat peşinde koştuğun orospu nonoşa giderdin. Keşke o herifler kaburgalarınla birlikte kafanı da kırsalardı. Hee, sus öyle. Salak salak tabloya bak. Bıktıııım! Senden de sünepeliğinden de portakal kokundan da, bu gecekondudan da. Ellerime bak, ellerime. Gündeliğe gitmekten senin yanık ayaklarına döndü.’’
Tanıştırayım benim hanım hanımcık hanım; Hanım. Askerden dönünce her erkek gibi evlendik. Bilse zavallıcık beni kabul eder miydi? Allah var bir kez olsun kötü söz söylemedim, bir ara mutlu bile oldum. Peş peşe çocuklar doğdu. Geçinemedik. Yine her erkek gibi İstanbullara göçtük. Çok gürültülü geldi dünya, ben ne konuşsam boş. Köydeki portakal ağaçlarımı özledim. Çocukluğumdaki gibi çok sustum. Susarak eziyet ettim belkide.
Ecevit’e yazar kasa fırlatıldığı gün babamın ölüm haberini aldım, herkes sus pus olmuşken ben geveze oldum da dolarlarım var sandı, konu komşu. Ne gezer bizde mecidiye. Kışın portakal sattım, yazın sabahlara kadar Beyoğlu pavyonlarında fedailik yaptım. Susmam korkuturdu insanları. Hayatımda hiç kimseye vurmadım desem inanır mısınız? Annemin sen nasıl erkeksin der gibi görünen bakışları üzerimdeyken onu dayaktan geberten babama bile vuramadım ki, herif zebella gibiydi.
Babamı mezara bizatihi ben koydum çırpıcık kalmıştı. Tıpkı o günden iki yıl evvelsi Altan’ı, Güneş’i ve Demir’i betondan çıkarıp ellerimle gömdüğüm gibi. Ha bu eller işte. Yetmiş iki saatten fazla beni uyutmayan eller. Portakal ağacı diktim başına. Ertesi sene portakal ağacı büyümüş mü diye gittim. Mart ayıydı. İnsanlar havada leylek ararken ben yerde ölü kırlangıç gördüm. Ellerimle eşeledim babamın mezarını kırlangıcı göğsüne bıraktım. O geceydi galiba çiçekçiler pasajının arka sokağında kaburgalarımı kırdılar.
Allah var güzel kadındı, içimde bir şeyler uyandı. Susturdum. Adamlar et görmüş kurt gibi üşüşmüşler kadının başına. Taksiye el etti kadın. Taksici korktu, bastı gitti. Kadın çığlık atıyor, basıyorlar tokadı, kurtulmaya çalışıyor, basıyorlar tokadı. Ben de korktum. Arkamı dönüp yürürken bir şey durdurdu beni. “En fazla ölürsün oğlum Ali” dedim, sanki ilk defa mı öleceksin. Gerisin geri yokuş aşağı koştum, girdim aralarına sonrasını hatırlamıyorum, uyandığımda hastanedeydim, kaburgalar sizlere ömür. Ciğere batmış bayılmışım. Polis molis derken öldüm diye kaçmış herifler, adam beni hastaneye getirmiş meğerse travestiymiş; Şükran, köşedeki pavyonun assolistiymiş.
Pazarcılar tezgahımı kaldırayım diye ekmek bıçaklarıyla saldırdıklarında tam üç ay delik deşik halde yanında kaldım. Şimdi tabloyu Şükran verdi desem kıyamet kopar. Çöpte buldum dedim de elleşmedi, Hanım. Travestiye aşık olunur mu bilmem, aşka aşığım ben.
Tanrı benimle nasıl konuştu diye anlatacak iken Tanrıyı nasıl aradığımı anlattım. Çocukların ölüm yıldönümüydü. Portakala çıkmadım. Portakal kabuklarını adaçayı ile karıştırıp tütsü yakmıştım. Kırk sekiz saattir uyuyamıyordum. Gölgeler içinde kalmış devasa gövdeli porsuk ağacına ulaşan hasır ipli tahta köprünün resmedildiği tablonun karşısındaki çekyata uzandım. Hayatım başka olsaydı ne olurdu diye düşünürken içim geçmiş.
Uyudum mu bilmiyorum, sanmıyorum. Ellerimin ateşlenir gibi ısındığını hatırlıyorum. Bir gün evvelsi portakal tezgahının başında tavşan uykusuna dalmıştım. Hanım’ı, kapının önüne güller bırakan çiçekçi kadını kovalarken görmüştüm. Sanki şimdi uyanık halde o rüyanın devamını izliyordum.
“Bundan sonra hep şimdi var, buna dayanabilecek misin?” dedi. Gözlerimi divane bir aşık gibi “Evet” anlamında kırptım, dudaklarım gayri ihtiyari neyzenlerin öpücüğüne döndü. “Bal kaşığı oldun artık. Yaşamın zıtlıklarına tutunup bal yoğunluğundaki zamanı, içindeki boşluğa bırakıyorum, mekânı istediğin gibi yaratabilirsin. Tabloya yaklaş” dedi.
Tabloya ellerimi değdirmem ile dört ayağımın üstünde olduğumu sezinlemem bir oldu. Siyahın kokusunu, kanlı et kokusu aldı. Sonra suyun, rüzgârın ve çeşit çeşit nebatın kokusunu duyumsadım. Kapkara bir Pars bal köpüğü gözlerini bana döndürüp ağzındaki ceylanla ağaca tırmandı. Bir anda sessizlik çürüdü. İki ayağımın üzerinde olduğumu sezinledim. Karabasan gırtlağıma oturmuştu sanki, konuşamadım. Lal olmuştum. Büyükçe bir otağın girişinde dikiliyordum. Şehvetinden böğüren bir erkeğin ve tiz çığlıklar atan bir kadının halvet seslerini, rüzgârın ıslığını, yaprakların hışırtısını, metalik kılıçların çınlamasını ve toprağı belleyen kürek seslerini duydum. Aynı adamın bembeyaz bir kaftanla eller üstünde taşınıp ağıtlar eşliğinde boğazlanan kısraklarla birlikte porsuk ağacının dibine gömüldüğünü sezinledim.
Ağzımda portakal kabuğu tadı hissettim. Şiir gibiydi. Islanmış tırabzanların tadını anımsıyorum. Ellerime bulaşan mürekkebi, kâğıdın saman tadını duyumsadım. Ekşi kelimelerin zihnimden ağzıma döküldüğünü, geviş getirdiğimi ve köprüsüz, betonsuz İstanbul’a istifra ettiğimi hissettim. Boğazım yanıyordu. Işık gözümü almaya başladı. Kapkara bir cübbe vardı üzerimde. Elimdeki incinin güzelliğine âşık oldum. Diğer elimdeki çakıl taşını bıraktım. Sanki yüz yıldır ayaklarım kumları parmak aralarıyla dağıtıp denize taşıyordu. Vav harfi gibi eğildim. Suya baktım. Hem vardım hem yoktum.
“Hoş geldin Portakalcı Alişim” dedi, Tanrı.
Eren Erdi
Yeni yazılarımı bekleyiniz…



inanılmaz keyifle okudum devamı var mı?
Hoş geldiniz. Kaleminize, yüreğinize sağlık.