EYLÜL: AYRILIK VE GÖÇ MEVSİMİ

EYLÜL: AYRILIK VE GÖÇ MEVSİMİ

EYLÜL: AYRILIK VE GÖÇ MEVSİMİ

Aylardan Eylül… 

Sonbahar, göç mevsimi…

Bir bahar, bir yaz mevsimi daha geçti, Avrupa’nın serin ovalarında, ormanlarında, sulak arazilerinde…

Baharın sevinciyle yuvamızı kurarken, yumurtalarımızın üzerinde günler, haftalarca yatarken; yaz boyu yumurtadan çıkan civcivlerimize, yavrularımıza bakarken onların güzelliğine hayran olduk. Cıvıl cıvıl büyüttük yavrularımızı.

Ve şimdi bir sonbahar, bir Eylül daha geldi.

Göç mevsimi…

Pusulalarımızı kuş bakışı gözler, göç yollarında eşimizle, yavrularımızla mutlu bir şekilde şarkılar söyleriz. Kışın yaşayacağımız sıcak ülkeye, evimize doğru yola çıkar; Avrupa’yı, Balkanları geçer, Anadolu’ya varırız.

Göç yolu uzundur, yoruluruz. Mola veririz.

Afrika’nın bozkırlarında, ovalarında, kuşların uğramadığı yerlerde, yaban hayatının içinde; dünyanın en güzel canlılarının, farklı türlerin yaşadığı Güney Afrika’ya, yuvamıza göç ederiz.

Anadolu’da yorgunluğumuzu atarız.

Tüm Anadolu neşeli mi neşeli… Kuşların biri konar, biri kalkar. Biz ise kalabalık, yorgun bir aile olarak bir an evvel suluğa, çimenliğe, kamışlığa inmek isteriz.

Ama nereden bilelim?

Orada insanoğlu tuzak kurmuş…

Nereden bilelim insanlar yaşam alanlarımızı işgal etmiş?

Nereden bilelim elektrik direkleri, enerji hatları döşenmiş?

Ne bir işaret, ne bir renk, ne de bir görüntü vardır…

Çimenliğe konarken, kamışlığa inerken göremedik.

Ve yâr… Yârim, insan hatasının rastgele döşediği yüksek gerilimin kurbanı oldu.

Hayat arkadaşımdı.

Yıllardır beraberdik, birlikte umuda yolculuk ettik. Beraber aynı balığı yedik, havayı soluduk. Aynı kanadı özgürlüğe çırptık, hedefe baktık, gökyüzünde süzüldük. Aynı neşeyi paylaştık.

Ne bilsin yüksek gerilimin orada olduğunu?

Ne bilsin yavrumuzun öksüz kalacağını?

Ben yalnız, tek başıma, koca bir yolu; yüzlerce, binlerce kilometreyi nasıl aşabilirim?

Gidemedim…

Umudum kalmadı. Gücüm, takatim tükendi.

Tüm umutlarım, dahası onsuz, yârsız yaşama sevincim tükendi.

Gözümü alamıyorum. Ayrılamıyorum. Bırakıp gidemiyorum.

Nasıl gideyim?

Turnalar, kazlar, ördekler… Hepsi sesleniyor:

“Dostum, ölen ölmüştür. Gel, yolumuza devam edelim. Uzun ve zorlu bir yol bekliyor bizi. Göç yolundayız.”

Hayır… Hayır arkadaşlar, ben gelemiyorum.

Ben nasıl geleyim?

Hangi ulu dağa bakayım?

Hangi sevgiye kanat çırpayım?

Hangi memlekete gideyim?

Sormazlar mı bana:

“Arkadaşın nerede?”

Sormazlar mı:

“Sevgilin nerede?”

Sormazlar mı:

“Yârin nerede?”

Hayatta değer verdiklerim hani, nerede?

Ne diyeyim ben?

“Onu bıraktım.” mı diyeyim?

“Onun cenazesini, onun ölüsünü bırakıp geldim.” mi diyeyim?

Boynum bükük mü geleyim?

Hayır!

Ben yolda dayanamam.

Bu yürek onunla dolu. Yüreğim onunla yaşandı. Gözüm onunla güldü, kalbim onunla attı. Nasıl bırakıp geleyim?

Hayır…

Yolunuz açık olsun.

Selam söyleyin Afrika’nın vahşi hayvanlarına…

Selam söyleyin ceylanlara.

Selam söyleyin aslanlara, kaplanlara…

Leylek ailesi dağıldı, yandı, kül oldu.

Gelemedi…

Bırakıp gelemedi.

Yollarda, yani Türkiye’nin ovalarında, göllerinde, dağlarında…

Emin ellerde yetim kaldı, öksüz kaldı.

Söyleyin dostlar:

Ben nazlı yârdan ayrılıp nasıl geleyim?

Başladı göç yolu…

Hüzün ve gözyaşı yolu olmaya başladı.

Hepsi gözyaşlarını silerek, kanatlarıyla “eyvallah, eyvallah” diyerek, hüzün dolu şarkılarla, yüreğin bam teline dokunan ezgilerle göç yollarına düştüler.

Onlar da gidince yalnızlık ve sessizlik beni tümüyle sardı.

Gecenin ayazında, zifiri karanlığında; aç, susuz, yârimden geriye kalan parçaların yanında…

Ölüm orucuna başladım.

Bekliyorum…

Gözlerimdeki yaş, mevsimsiz yağmurlar gibi.

Kanadım, kolum kurşun yemiş sanki

Ne kolum ne kanadım tutuyor.

Hüzünlü bir dünyadayım.

Bekliyorum…

Günler geçiyor, bekliyorum.

Üşüyorum, titriyorum.

Hiçbir şey yemiyorum.

Yiyemem.

Su içemem.

İçmiyorum.

Yâr öylesine yanımda yatarken, ben nasıl içeyim, nasıl yiyeyim?

Günler sonra insanoğlu geldi.

Bize tuzak kuran, hayatımızı etkileyen insanoğlu…

Geldiler.

Beni bilinmeze doğru götürdüler.

Beni zorla iğnelerle, zorla serumlarla yaşatmaya çalışıyorlar.

Haykırıyorum:

Ey insanoğlu!

Siz benim yârimi aldınız.

Ekmeğime, aşıma, suyuma tuzak kurdunuz.

Eşimi, hayat arkadaşımı benden aldınız.

Beni niye yaşatıyorsunuz?

O ölürken, yaşamazken ben niye yaşayayım?

Yaşamıyorum…

Yaşıyorum ama boşuna.

Uğraşmayın.

Veda sayalım.

Yâr gidince ben de gittim.

Selam olsun özgürlüğe kanat çırpan her canlıya…

Hayata “merhaba” diyebilenlere saygıyla…

 

* 2026 – Eylül ayında, göç yolunda Anadolu’da elektrik akımına kapılan leylek ailesinin gerçek öyküsü

Yetim Erol

Erol Atlas

Diğer yazılarımı okudunuz mu?

BİR MANGALIN KÖZÜNDE KALAN ÖMÜR

 

 

Yorumlar (2)

  1. Yıldız TEK GAMLI dedi ki:

    muhteşem bir fabl … yüreğinize sağlık…

  2. Ozan Kasım KOL dedi ki:

    Kaleminize yüreğinize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Erol ATLAS

1961 VAN dogumluyum evliyim. Üç çocuk babasıyım. Van'ın kırsal kesiminde gecekondu misalı kerpiç evde Bekçi Mustafa' nın, ev kadını Şefika'nın 4. Çocugu olarak dünyaya geldim. Yazmayı çok seviyorum. Yazılarım hayatın izlerini taşıyor. Sizleri de Yazılarımı okumaya davet ediyorum