Kapıdaki Bekleyiş
- Yazar: Cevat İnan
- 20 Temmuz 2026
- 33 kez okundu
KAPIDAKİ BEKLEYİŞ
1. Bölüm
Antalya’nın kavurucu yaz güneşi, penceremdeki o ince tülün arasından sızıp odanın içine, yatağımın kenarına kadar uzanıyor. Saat, öğleden sonra ikiyi geçiyor. Duvar saatinin o monoton, düzenli tıkırtısı, sanki kendi kalp atışlarımdan daha gürültülü. Eskiden zamanın akıp gidişine hayret eder, “su gibi” derdim. Şimdi anlıyorum ki, suyun akması için bir yatağa, bir hedefe ihtiyacı varmış. Benim zamanım ise bir göl gibi, burada, bu dört duvarın arasında durmuş, yosun tutuyor.
Tam beş yıl olmuş. Takvimdeki yaprakları birer birer kopardığımı sanırken, aslında kendi ömrümden parçalar kopardığımı fark etmemişim. İlk geldiğim günleri hatırlıyorum; hâlâ bir umudum, hâlâ bir “dışarıya” dönüş hayalim vardı. “Geçici” demiştim kendi kendime. “Oğlumun işleri yoğun, biraz dinlenince, evi düzene sokunca beni alır.” O zamanlar, insanın sevdiği birinin yanında olmasının, vaktin nasıl geçtiğini anlamamasına sebep olduğunu düşünürdüm. Şimdi acı bir gerçekle yüzleştim: İnsan acı çekerken, beklerken zamanın nasıl geçtiğini iliklerine kadar hissediyormuş. Hapistekileri o günlerde anlamazdım, şimdi parmaklıklar beton değil, duvarlar olsa da, ruhumun demir parmaklıklarını her gün yokluyorum.
Odamın kapısı her gıcırdadığında, o bildik heyecan dalgası göğsümün ortasına çarpıyor. “Acaba?” diyorum, “Acaba bu sefer o mu?” Gelen, çoğu zaman elinde bir tepsiyle yemek getiren veya odayı temizlemek için süpürgesini gürültüyle sürten bir görevli oluyor. Geçen gün, bakıcılardan biri, adını bile öğrenmeye tenezzül etmediğim o genç adam, üzerine bastığım bir eşyam yüzünden “Bırak moruk, uğraştırma beni!” diyerek üzerime yürüdüğünde, sadece o anı değil, tüm gururumu da o odanın zeminine bıraktım. Donumu banyoda unutmuşum… Koca bir ömür, çocuklarını büyütmüş, öğrencilerine kalem tutmayı, hayata bakmayı öğretmiş bir adam, bir parça kumaş parçası için azarlanıyor. Utancım, yediğim yemekten daha ağır geliyor boğazıma…
Pencereden dışarı bakıyorum. Aşağıdaki bahçede, tekerlekli sandalyeleriyle güneşin altında uyuşuk uyuşuk oturan diğerleri var. Hepsinin gözlerinde aynı soru, aynı boşluk. “Neden?” diye soruyorum kendi kendime, “Neden bu son?”
Oğlumu hayal ediyorum; o yeşil gözleri geldiğinde aklıma, göğsüm sızlıyor. Küçüklüğünde, dizime yattığında kokusunu içime çekerdim, dünyanın tüm yükünü unuturdum. Şimdi o kokuyu, o sıcaklığı sadece hafızamın tozlu raflarında arıyorum. “Oğlumu büyüttüm,” derdim, “Artık rahat ederim, torunlarımı severim.” Ne büyük bir yanılgıymış. Meğer yaşlılık, insanın kendi elleriyle büyüttüğü ağacın, kendisine gölge değil, sadece diken batırmasıymış. Tırnaklarımı bile kendi kendime kesemez oldum. Buradaki gençlerin, tırnak makasını aceleyle, etimi kanatarak kullanması canımı yakıyor ama asıl acı, o tırnakları senin kesmen gerekirken, başkalarının eline muhtaç kalmış olmam…
Her kapı açılışında, sanki bir mucize olacakmış gibi gözlerimi kapıya dikiyorum. Sekiz ay… Tam sekiz koca ay oldu gelmeyeli. “İşlerim yoğun baba, bu aralar çok koşturmaca var, ama söz, ilk fırsatta yanındayım,” dediği o son telefondan beri koca bir mevsim geçti. İnsan bir ömrü sığdıramaz mı bir eve? Ben onu koca bir dünyaya sığdırdım da, o beni bir odaya, bir köşeye sığdıramadı.
Güneş yavaş yavaş çekilirken, gölgeler uzuyor. Akşamın soğuğu yaklaşırken içimdeki o sessiz çığlık daha da büyüyor. Kapıya bakıyorum yine; belki bu sefer, belki şimdi…
2. Bölüm
Takvimdeki o yaprağı bugünmüş gibi hatırlıyorum. Haziranın o kavurucu sıcağında, Antalya’nın rutubeti bile içimdeki o buz gibi soğuğu engelleyememişti. Babalar Günü’ydü. İnsan, kendi gününde yalnız kalmanın ne demek olduğunu ancak o gün anlıyormuş. Odama o gün taşınmıştım; elinde iki valiz, gözlerinde kaçamak bir bakışla gelmiştin. “Burada daha rahat edersin baba, senin için en iyisi bu,” demiştin. Oysa “en iyisi” dediğin şey, benim için bir vedanın başlangıcıydı.
Seni o gün son kez, gerçekten “oğlum” olarak, evladım olarak o kadar yakından gördüm. Yeşil gözlerine baktım, içinde bir huzursuzluk, belki biraz da vicdan azabı vardı ama kararın kesindi. Eşyalarımı yerleştirirken ellerinin titrediğini fark ettim. O titremeyi, senin korkaklığına mı yoksa bana olan vedanın ağırlığına mı yormalıydım, bilemedim. “Hemen yerleşirsin, burası çok güzel, arkadaşların da olur,” derken sesindeki o ton, sanki birine değil de, bir nesneye eşyalarını dizdirmeyi öğütleyen bir yabancı gibiydi.
Seni kapıya kadar geçirdiğim o an, hayatımın en uzun dakikalarıydı. Arkandan kapıyı kapattığında, o odanın içinde tek başıma kaldığımda, evrenin bir anda daralıp o dört duvarın arasına sıkıştığını hissettim. O günden sonra Babalar Günü, benim için sadece takvimde kırmızıyla işaretlenmiş, içi boş bir gün haline geldi. Her sene o tarih geldiğinde, ruhumda bir yerlerin sızladığını, o gün kapıdan çıkıp gidişini tekrar tekrar yaşadığımı kimse bilmez. “Baba” kelimesinin anlamı, o gün senin gidişinle birlikte kapı eşiğinde kalmıştı.
Bazen düşünüyorum; beni buraya bırakırken ne geçiyordu aklından? Kendi düzenin, kendi huzurun, belki de sadece “yükten kurtulma” arzun mu? O gün, yanımda getirdiğim birkaç fotoğrafı masanın üzerine bıraktım. Bir tanesinde küçüktün, kucağımda oturuyor; gülüyordun. O fotoğrafa bakıp, o günkü seni arıyorum. Ama bulamıyorum. Şimdi karşımda duran o adamla, kucağımdaki o çocuk arasında kocaman bir uçurum var.
Geceleri uyuyamadığımda, o ilk geceyi hatırlarım. Sessizlik, odanın içinde bir ağırlık gibi çökmüştü. Ne bir ses, ne bir nefes… Sadece dışarıdan gelen uzaktan araç sesleri. O gece, “Yarın gelir,” dedim kendime. “Belki bugün ani oldu, yarın pişman olup beni almaya gelir.” O yarınlar birleşti, aylar oldu, aylar yıllara dönüştü. Ama o kapı, o gün kapattığın gibi kaldı…
Şimdi anlıyorum ki, insan en çok kendi doğurduğu, kendi elleriyle büyüttüğü hayal kırıklığıyla sınanıyormuş. Babalar Günü benim için artık bir kutlama değil, bir mahkûmiyet yıldönümü. O gün, sevginin yerini “sorumluluktan kurtulma” nın aldığı o an, aslında senin de benden kopuşunun başlangıcıydı. Sadece ben değil, sen de o gün bir parçanı huzurevi odasında bırakıp gittin.
Pencereden dışarı bakıyorum yine. Bahçede bir baba, çocuğunun elini tutmuş yürüyor. Çocuğun kahkahası penceremden içeri, bir bıçak gibi saplanıyor kalbime. Acaba o çocuk da bir gün, babasını benim gibi bir yere bırakıp gider mi? Yoksa hayat, kendi döngüsünü, benim yaşadığım o acı hatırayla mı tamamlar? “Ah oğlum,” diyorum içimden, “Keşke o gün o kapıyı kapatmasaydın da, beraber baksaydık hayatın sonuna.” Ama ne fayda? Zaman, geriye dönülmeyen tek yoldur ve ben o yolda artık tek başımayım.
Devam edecek…
Cevat İnan
1962 yılında Antalya’da doğdum. Hayatımı resim sanatına, edebiyata ve eğitime adamış bir ressam ve yazarım. Geleneksel bölgesel motifleri modern çizgilerle buluşturduğum tuval çalışmalarımın yanı sıra, “Mekteb-i Sanat” bünyesinde resim eğitmenliği yaparak geleceğin sanatçılarını yetiştiriyorum. Yazın dünyasında ise tiyatro sahneleri için yazdığım “Budak Yerinden” oyununun, yetişkin romanlarımın ve en önemlisi çocukların hayal dünyasına hitap eden Zaman Yolcuları ile Emir ve Sihirli Kalemin Maceraları adlı çocuk kitaplarımın yazarıyım. Kelimelerin ve renklerin rehberliğindeki bu üretim sürecine Antalya’da devam etmekteyim.


İlgili
Yorumlar (2)
Yorumunuz başarılı bir şekilde gönderilmiştir. Yönetici onayından sonra görüntülenecektir.
Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et
Cevat İnan
Cevat İnan 1962 yılında Antalya’da doğdum. Hayatımı resim sanatına, edebiyata ve eğitime adamış bir ressam ve yazarım. Geleneksel bölgesel motifleri modern çizgilerle buluşturduğum tuval çalışmalarımın yanı sıra, "Mekteb-i Sanat" bünyesinde resim eğitmenliği yaparak geleceğin sanatçılarını yetiştiriyorum. Yazın dünyasında ise tiyatro sahneleri için yazdığım "Budak Yerinden" oyununun, yetişkin romanlarımın ve en önemlisi çocukların hayal dünyasına hitap eden Zaman Yolcuları ile Emir ve Sihirli Kalemin Maceraları adlı çocuk kitaplarımın yazarıyım. Kelimelerin ve renklerin rehberliğindeki bu üretim sürecine Antalya’da devam etmekteyim.
Benzer Yazılar
- Cevat İnan
- 20 Temmuz 2026
- Filiz TEZERDİ
- 20 Temmuz 2026
- Emily Yaramis
- 18 Temmuz 2026
- Zeynep Aligizi
- 18 Temmuz 2026
- Aziz İbrahim Uygur
- 16 Temmuz 2026
- Filiz TEZERDİ
- 15 Temmuz 2026
- Hüseyin YILDIZ
- 13 Temmuz 2026
- Aziz İbrahim Uygur
- 13 Temmuz 2026
- Ebru Zeynep Dişiaçık
- 3 Temmuz 2026

hüzünlü bir öykü, devamını bekliyorum…
Yüreğinize sağlık Hocam