Nurhan Habibe – SÖZLERDEN ÖTE
- Yazar: Nurhan Habibe
- 18 Mart 2025
- 31 kez okundu

SÖZLERDEN ÖTE
Gökyüzü, güneşin son ışıklarıyla kızıl bir denize dönüşmüştü. Rüzgâr, denizden kopardığı tuzlu kokuyu şehirde savururken, Nurhan ince şalıyla omuzlarını örttü. Gözleri ufuk çizgisinde, aklındaysa çok uzaklardan gelen bir isim vardı: Tugay.
Tugay’la ilk karşılaşmaları, bir sonbahar günü eski bir kütüphanenin loş ışıkları altında olmuştu. Nurhan, raftan bir kitap çekerken, aynı kitaba uzanan bir elin varlığını hissetmişti. Başını kaldırdığında, karşısında duran adamın derin bakışlarıyla karşılaştı.
“Affedersiniz,” diye fısıldamıştı Tugay, bir an duraksayarak. “Bu kitabı uzun zamandır arıyordum.”
Nurhan, gülümsemişti. “O zaman paylaşırsak sorun olmaz, değil mi?”
O günden sonra aralarındaki bağ, bir nehrin iki kıyısını birleştiren eski bir taş köprü gibi sağlam ve yıkılmaz bir hâl aldı. Nurhan, Tugay’ın kelimelerle dans eden bir adam olduğunu fark etti. Onun konuşmalarında saklı olan derinlik, hayatı sorgulayan yanıyla Nurhan’ı içine çekiyordu. Tugay ise Nurhan’ın sessizliğinde saklı olan fırtınalara hayrandı. Onun gözlerinde gördüğü hüzün, içindeki bütün duyguları altüst ediyor, bu genç kadının kalbinin şifresini çözmek istiyordu.
Bir gün, deniz kıyısında yürürlerken Tugay durdu ve cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. “Sana bir şey okumama izin verir misin?” diye sordu.
Nurhan merakla başını salladı.
Tugay, sesi titreyerek okumaya başladı:
“Gözlerin, bir dağ köyünün en temiz suyuna benziyor Ellerin, kadim bir hikâyenin unutulmuş satırları gibi Ve ben, yıllar önce kaybettiğim bir yurdumu Senin sesinde buluyorum.”
Nurhan, boğazındaki düğümü çözmeye çalışırken, gözleri doldu. “Bunu benim için mi yazdın?”
Tugay başını eğdi, gülümsedi. “Sana yazmadım Nurhan, seni yazdım.”
O anda, güneş denizin ardında kaybolurken, iki yürek arasında bin yıllık bir hikâye daha yazılmaya başlanmıştı.Nurhan, Tugay’ın sözleriyle sarsıldı. İçinde yıllardır uyuyan bir şey, o an uyanmıştı sanki. Yüzünü rüzgâra çevirdi, denizin tuzlu kokusunu içine çekti ve gözlerini tekrar Tugay’a dikti.
“Sen hep böyle mi yazarsın?” diye sordu usulca.
Tugay başını hafifçe eğdi, dudaklarında mahcup bir gülümseme vardı. “Bazen. Ama ilk defa biri için yazıyorum.”
Nurhan’ın kalbi hızlandı. Kelimelerin gücüyle büyülenmişti ama içindeki korku da büyüyordu. O, duygularını saklamaya alışkındı. Tutkularını, hayallerini, incinmişliğini kimseye açmazdı. Ama şimdi, bu adamın birkaç dizesiyle savunmasız hissetmişti.
Tugay, onun sessizliğini anlamış gibiydi. “Biliyorum,” dedi usulca, “Sana yakın olmak, rüzgâra dokunmak gibi. Korkuyorsun ama kaçmak istemiyorsun.”
Nurhan gülümsedi, ama gözleri doldu. “Belki de ilk kez biri beni böyle doğru anlıyor.”
O akşam, ikisi de hiçbir şey söylemeden denize baktılar. Ama içlerinde yankılanan duygular, en gürültülü fırtınadan bile daha güçlüydü.
Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı. Nurhan ve Tugay, uzun yürüyüşler yaptılar, kitaplar paylaştılar, birbirlerine eski masallardan bahsettiler. Tugay, Nurhan’a Arnavut kültüründen efsaneler anlatırken, Nurhan ona Çerkes şarkılarından söz etti. İkisi de, köklerinin farklı olmasına rağmen aynı toprağın çocukları olduklarını hissediyordu.
Bir akşamüstü, Nurhan bir karar verdi. İçindeki korkularına teslim olmayacaktı. O yüzden, Tugay’ı sahile çağırdı.
Tugay geldiğinde, Nurhan’ın elinde eski bir defter vardı. “Bu benim yıllardır yazdığım şeyler,” dedi. “Kimseyle paylaşmadım. Ama seninle paylaşmak istiyorum.”
Tugay, defteri aldı. İlk sayfayı açtığında, satırların içinde kayboldu. Nurhan’ın dünyasına adım attığını biliyordu. Ve o an anladı: Nurhan sadece bir hikâye değildi. O, Tugay’ın en güzel cümlesiydi.
Gece boyunca kitaplardan, yazılardan ve hayallerden bahsettiler. Ama hiçbiri, ikisinin birbirine duyduğu aşk kadar gerçek değildi.O gece, kelimeler arasında büyüyen sessiz bir itiraf vardı. Tugay, Nurhan’ın defterindeki satırları okurken, her harfte onun kalp atışlarını hissediyordu. Sayfaların arasına saklanmış duygular, yıllardır hiç kimseye açılmamış bir sandığın içindeydi sanki.
Nurhan, gözlerini ondan kaçırarak derin bir nefes aldı. “Sana güveniyorum,” dedi fısıltıyla. “Bu defteri kimseye vermedim.”
Tugay, onun ellerine baktı. Titriyorlardı. “Teşekkür ederim,” dedi içtenlikle. “Bu, bana verilen en değerli şey.”
O gece, yıldızların altında saatlerce yürüdüler. Nurhan, çocukluk anılarından, kaybettiği insanlardan, hayal kırıklıklarından bahsetti. Tugay ise ona, uzak bir kasabada geçen gençliğini, bir türlü unutamadığı eski bir melodiyi ve içindeki hiç sönmeyen yazma tutkusunu anlattı.
O gece, bir aşkın başlangıcıydı. Ama aşk sadece güzel anlarla dolu bir şiir değildi. Onları bekleyen fırtınalar vardı.
Birkaç hafta sonra, Nurhan bir sabah uyandığında penceresinin önünde bir zarf buldu. Üzerinde yalnızca kendi adı yazıyordu. Titreyen ellerle açtı.
“Nurhan,
Senin cümlelerinin içinde kaybolduğumdan beri, kendime yeni bir yol çizdim. Ama bu yol kolay değil. Senin gibi birine âşık olmak, kelimelerin içindeki sonsuz bir labirente girmek gibi. Ve ben, bu labirentin içinde kaybolmaktan korkmuyorum. Ama senin korkuların var. Bunu biliyorum. Eğer bir gün bu korkularını geride bırakmak istersen, ben buradayım.”
Nurhan, kâğıdı elinde sımsıkı tuttu. İçinde bir şeyler kırılıyordu. Tugay haklıydı. Korkuyordu. Sevmek, ona hep kaybetmeyi hatırlatmıştı. Ama bu kez farklıydı. İlk kez, kaybolmaktan değil, bulunmaktan korkuyordu.
Oturup cevap yazmaya başladı:
“Tugay,
Eğer kelimelerin içinde kaybolmaksa kaderimiz, gel birlikte kaybolalım. Çünkü ben de seni bulduğumdan beri, dünyayı daha gerçek görüyorum.”
Zarfı kapattı ve derin bir nefes aldı. Bu bir son değildi.urhan, mektubunu Tugay’a ulaştırdıktan sonra her şeyin değişeceğini biliyordu. Ama nasıl? Kalbinin içinde çırpınan o belirsizlikle deniz kıyısında yürürken, dalgalar sanki onun içindeki fırtınayı yansıtıyordu.
Tugay mektubu aldığında, gözlerini satırların üzerinde gezdirdi. Her kelime, içindeki düğümleri bir bir çözüyor gibiydi. Nurhan, korkularına rağmen ona bir adım atmıştı. Ve Tugay, bu adıma karşılık vermemek için hiçbir sebep bulamıyordu.
Ertesi gün, Nurhan sabahın erken saatlerinde kapısında bir zarf buldu. Ellerini titreyerek açtı. İçinde sadece birkaç kelime vardı:
“Gel, birlikte kaybolalım.”
O anda, bütün tereddütleri silindi. Aşk, her zaman netlik isteyen bir duygu değildi. Bazen, bilinmeze doğru atılan bir adımdı. Nurhan, elindeki kâğıdı göğsüne bastırdı ve gülümsedi.
Biliyordu. Bu, gerçekti. Ve ilk defa, korkmuyordu.Nurhan, elindeki mektubu sımsıkı tutarak deniz kıyısına doğru yürüdü. Tugay onu bekliyordu. Ay, suyun üzerinde gümüş bir yol açmış, rüzgâr hafifçe eserek geceyi okşuyordu.
Tugay, Nurhan’ı görünce ayağa kalktı. Gözlerinde, günlerdir içinde biriken tüm hislerin yansıması vardı. Birkaç adım attı, sonra durdu. Nurhan da.
“Seni burada görmek güzel,” dedi Tugay, sesi alçak ama kararlıydı.
Nurhan başını eğdi, gülümsedi. “Ben de burada olmayı istedim.”
Bir an sessizlik oldu. Ama bu sessizlik, bir kopuşun değil, birleşmenin sessizliğiydi.
Tugay, cebinden bir kâğıt çıkardı. “Bu defa yüksek sesle okumayacağım,” dedi. “Bunu senin okumanı istiyorum.”
Nurhan şaşkınlıkla uzandı ve kâğıdı aldı. Parmakları satırlara dokunurken, kelimelerin ona aitmiş gibi hissettirdiğini fark etti. Derin bir nefes aldı ve okumaya başladı:
“Aşk, bir yola çıkmaksa eğer, ben bu yolda kaybolmayı seçtim. Gözlerin, en uzun cümlenin bile anlatamadığı bir hikâye. Eğer bu hikâyeye bir son yazacaksam, o son yalnızca şu olabilir:
Seninle birlikte her şeye yeniden başlamak.”
Nurhan, cümlelerin sonuna geldiğinde gözlerini kaldırdı. Tugay ona yaklaştı, elini tuttu.
“Ne dersin?” dedi fısıltıyla.
Nurhan, kalbinin derinliklerinden gelen bir hisle cevap verdi:
“Gel, birlikte kaybolalım.”
Ve o gece, yıldızların şahitliğinde, kelimelerin ötesinde bir aşk başladı.[22:50, 18.03.2025] Yazar Nurhan Habibe: O gece, deniz kenarında başlayan hikâyeleri, hayatlarının en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Tugay ve Nurhan, kelimelerin ötesinde bir dünyaya adım atmışlardı. Artık yalnızca yazılan satırlarda değil, yaşanan anlarda da birbirlerini buluyorlardı.
Sonraki günlerde, birlikte daha çok vakit geçirdiler. Kimi zaman eski bir sahafın raflarında kayboldular, kimi zaman bir parkta saatlerce oturup hayallerini konuştular. Nurhan, içindeki korkuların azaldığını hissediyordu. Tugay ise, yıllardır aradığı o derin anlamı Nurhan’ın gözlerinde buluyordu.
Bir gün, Tugay Nurhan’ı sürpriz bir yere götürmek istediğini söyledi. Akşamüstü buluştular ve şehrin dışına doğru uzun bir yolculuğa çıktılar. Sonunda, yemyeşil bir vadinin ortasında eski bir taş evin önünde durdular.
“Burası benim çocukluğumun geçtiği yer,” dedi Tugay. “Burada yazmayı öğrendim, burada ilk defa hayal kurdum. Ve şimdi, hayatımdaki en önemli insanı buraya getirmek istedim.”
Nurhan, gözlerini manzaraya çevirdi. Burası, sadece bir ev değildi. Tugay’ın geçmişi, hatıraları, düşleri buradaydı.
“İçeri gelmek ister misin?” diye sordu Tugay.
Nurhan, derin bir nefes aldı ve gülümsedi. “Evet.”
İçeri girdiklerinde, eski kitaplarla dolu bir oda gördü Nurhan. Rafların arasında dolaşırken, Tugay ona eski defterlerinden birini uzattı.
“Bunu yazmaya başladığımda seni tanımıyordum,” dedi. “Ama şimdi okuyunca, sanki seni anlatıyormuşum gibi hissediyorum.”
Nurhan, defteri açtı ve ilk sayfadaki cümleyi okudu:
“Bazen, insan hiç tanımadığı birini yıllardır bekliyormuş gibi hisseder.”
Gözleri doldu. Tugay’a baktığında, onun da gözlerinin parladığını gördü.
“O zaman,” dedi Nurhan, “Beni bulman çok uzun sürmüş.”
Tugay güldü ve başını salladı. “Ama sonunda buldum.”
O gece, o eski taş evde, iki yazar, iki ruh, iki kalp, aynı hikâyenin içinde kayboldular. Ama bu sefer, kaybolmak korkutucu değildi. Çünkü birlikteydiler.
O gece, eski taş evin içinde saatlerce konuştular. Kitaplardan, hayallerden, geçmişlerinden… Ama en çok da gelecekten. Nurhan, Tugay’ın odasına göz gezdirirken, eski bir daktilo gördü. Tozlanmış tuşlarına hafifçe dokundu.
“Bununla mı yazıyordun?” diye sordu merakla.
Tugay gülümsedi. “Eskiden… Ama şimdi daha çok defterlere yazıyorum. Çünkü kelimeler, bazen kâğıda dökülmeden önce uzun süre insanın içinde birikiyor.”
Nurhan, başını salladı. “Biliyorum. Benim kelimelerim de uzun zamandır içimdeydi.”
Tugay, gözlerinin içine baktı. “O zaman, neden yazmıyoruz?”
Nurhan şaşırdı. “Ne yazacağız?”
Tugay, bir kâğıt çekti ve daktilonun başına geçti. İlk cümleyi yazdı:
“Bir kadın ve bir adam, kelimelerin içinde birbirini buldu.”
Sonra Nurhan’a döndü. “Şimdi sıra sende.”
Nurhan, daktilonun başına geçti, derin bir nefes aldı ve yazmaya başladı:
“Ve sonra, kelimeler onların gerçeği oldu.”
O gece, yalnızca bir hikâye değil, yeni bir hayatın ilk satırları da yazıldı.
Günler birbirini kovalarken, Nurhan ve Tugay birlikte yazmaya, birlikte yaşamaya başladılar. Kelimeler, onları sadece bir araya getiren bir araç değil, aynı zamanda birbirlerine dokundukları bir dünya olmuştu.
Ama hayat sadece kelimelerden ibaret değildi. Bir gün, Tugay Nurhan’a dönüp, “Peki, gerçek dünyada ne yapmak istiyorsun?” diye sordu.
Nurhan düşündü. “Seninle bir yerlere gitmek istiyorum. Yeni hikâyeler keşfetmek, farklı şehirlerde kaybolmak… Sonra oturup bunları yazmak.”
Tugay gülümsedi. “O zaman, hadi gidelim.”
Ve bir sabah, sadece birkaç bavulla yola çıktılar. Önlerinde bilinmeyen yollar, keşfedilmeyi bekleyen şehirler, anlatılmayı bekleyen hikâyeler vardır.
Nurhan Habibe
Genel Yayın Yönetmeni: Elif Ünal Yıldız
Bu yazının bütünü yazarına aittir.
Bir önceki yazımı okudunuz mu?
https://www.instagram.com/nurhanhabibe?igsh=MWtoNGhuNjlnMDJyYg%3D%3D&utm_source=qr
Tebrikler...