Normalliğin İktidarı

Normalliğin İktidarı

NORMALLİĞİN İKTİDARI

Normalliğin iktidarı çoğu zaman fark edilmez; çünkü en iyi işleyen iktidar biçimleri kendini doğal, kaçınılmaz ve sorgulanamaz gösterir. 

Uzun süredir otizm üzerine yazıyorum. Hatta bir süredir yazamıyorum. Yazamama hâli, çoğu zaman kişisel bir tıkanıklık gibi anlatılır; oysa benim için bu suskunluk, bedenimle ve zihnimle toplum arasındaki sürtünmenin bir sonucu. 

Otizmi çoğu zaman bireysel bir nöroçeşitlilik meselesi gibi ele alsak da, her metin beni dönüp dolaşıp aynı yere getiriyor . 

Toplumun kimleri “normal”, kimleri “eksik” saydığı meselesine… Bu noktada engellilik, yalnızca bedensel ya da nörolojik farklılıklarla ilgili bir durum olmaktan çıkıyor, bizzat toplumsal düzenin kurucu ilkelerinden biri hâline geliyor.

Sağlamcılık (ableism), çoğu zaman adını koymadan yaşattığımız bir ideoloji. Sağlam, üretken, bağımsız ve kesintisiz işlev gören bedenleri ve zihinleri merkeze alıyor. Bu merkezin dışında kalan herkesi ise ya “onarılması gereken” bir sorun ya da sessizce tolere edilmesi gereken bir istisna olarak konumlandırıyor. 

Engellilik tam da bu noktada bireyin değil, toplumun bir meselesi hâline geliyor.

Toplum, kendi hızına yetişemeyen bedenleri sorun olarak tanımlamayı seviyor. Merdiven çıkamayan bir beden, yüksek sesli bir ortamda var olamayan bir zihin ya da kesintisiz çalışamayan bir sinir sistemi…

Bunların hiçbiri tek başına “eksiklik” değil. Eksiklik, kamusal alanların, iş düzeninin, eğitim sisteminin ve sosyal ilişkilerin tek tip bir bedene ve zihne göre tasarlanmış olması…

Sağlamcılık çoğu zaman iyi niyet maskesi takıyor

Bunu en çok, yazarken ve susarken hissediyorum. “Kendini çok yorma”, “Herkes bu kadar hassas olmak zorunda mı?” gibi cümleler, yalnızca bireysel tavsiyeler değil üretmenin, konuşmanın ve var olmanın hangi bedenlere uygun olduğuna dair sessiz talimatlar. 

Özel gereksinimli bireyleri “Senin için zor olmasın.” diyerek dışarıda bırakıyor, “Sana yardım edelim.” diyerek söz hakkını elinden alıyor. 

Böylece engelli birey pasif bir alıcıya, toplum ise merhametli bir özneye dönüşüyor. 

Oysa bu ilişki biçimi, eşitlik değil hiyerarşi üretiyor.

Engelliliğin sosyolojisi bize şunu söylüyor: 

Engelli olmak, sürekli olarak açıklama yapma, kendini meşrulaştırma ve varlığını savunma hâlidir. 

Benim için bu, çoğu zaman yazının kendisinde beliriyor.  

Asansör isteyen birinin “özel talepte bulunduğu”, sessiz ortam isteyen birinin “fazla hassas” olduğu, esnek çalışma talep eden birinin “disiplinsiz” sayıldığı bir düzende yaşıyoruz. 

Norm o kadar görünmez ki, ona uymayan herkes sorunlu ilan ediliyor.

Toplumsal normlar, dezavantajlı bireyler tarafından çoğu zaman dışlayıcı kurallar olarak değil, içselleştirilen yetersizlik duyguları olarak deneyimlenir. 

Sabah erken saatlerde üretken olamamak, kalabalık ve gürültülü ortamlarda dağılmak, uzun süre aynı tempoyu koruyamamak ya da hızlı tepki verememek, herkesle aynı anda öğrenememek, özellikle nöroceşitli bireyler için gündelik hayatın sıradan ama yorucu eşlikçilerine dönüşür. Bu deneyimler, ortamın kime göre kurulduğunu sorgulatmaktan çok, bireyin kendisini ortama uydurmaya çalışmasıyla sonuçlanır. 

Uyum sağlanamadığında ise sorun, normda değil, uyum sağlayamayan bedende ve zihinde aranır.

Birey kendisi farkındaysa dezavantajının yanı sıra kendini işe yaramaz, haliyle toplumda kabul görmeyen kişi olarak görür ve çöküş böyle başlar. 

Dezavantajlı bireylerin aileleri de toplumdan böyle uzaklaşır. 

Sağlamcılık aynı zamanda geçicilik yanılsamasıyla da besleniyor. İnsanlar engelliliği, başkalarının başına gelen talihsiz bir durum gibi düşünmeyi tercih ediyor. Oysa yaşlanmak, hastalanmak, yaralanmak ya da zihinsel kapasitenin değişmesi insan olmanın kaçınılmaz parçaları. 

Engellilik, istisna değil; insan deneyiminin doğal bir parçası…

Belki de asıl soru şu: 

Toplum neden kırılganlığı bu kadar reddediyor? 

Neden bağımlılığı utançla, yavaşlığı tembellikle, farklılığı kusurla eşleştiriyoruz? 

Sağlamcılık, yalnızca engelli bireyleri değil, herkesin insanlığını daraltan bir normlar bütünü!

Engelliliği bireysel bir trajedi olarak değil, toplumsal bir ayna olarak gördüğümüzde başka bir şey fark ediyoruz.

Toplum, kime yer açıyorsa onu insan sayıyor. Geri kalanlara ise ya sabretmeyi ya da görünmez olmayı öneriyor.

Belki de artık sormamız gereken;

Engelliler bu topluma nasıl uyum sağlayacak değil, bu toplum insan çeşitliliğine ne zaman gerçekten uyum sağlayacak?

Normalliğin iktidarı, yalnızca kimlerin dışlandığını değil, kimlerin hiç soru sorulmadan merkeze yerleştirildiğini de gösterir. 

Sağlamcılık bu yüzden yalnızca engellilere dair bir mesele değil; toplumsal düzenin kendini doğal ilan etme biçimidir.

Elif Ay

Editör: Elif Ünal Yıldız

Daha önceki yazılarımı okudunuz mu?

Görünmeyen Çocuklar

 

 

Yorumlar (1)

  1. Yıldız TEK GAMLI
    • 21/01/2026

    yine harika bir konu, yine harika bir bakış açısı... tüm dünyanın bu bakış açısına sahip olması dileğimle...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Elif AY

1991 İstanbul Üsküdar doğumluyum , İstanbul Üniversitesi Sosyal Hizmetler mezunuyum, evliyim biri özel gereksinimli iki oğlum var , uzun süredir özel gereksinimli çocukların ve ailelerinin yaşadıklarını yazıyorum. Makale ve köşe yazarlığı yapıyorum.