KASIM AYAZINDA SOMA
- Yazar: Erol ATLAS
- 8 Mart 2026
- 54 kez okundu
KASIM AYAZINDA SOMA
Hayatı Değiştiren Bir Gece
1981 yılının Kasım ayının son günleriydi…
Ankara Beytepe’de, Hacettepe’de bıraktığım şey aslında yalnızca bir okul değildi. Kalemimi, defterimi, mürekkebimi, yurdumu, amfilerimi, sınıf arkadaşlarımı ve gençliğimin en saf umutlarını orada bırakmıştım. İnsan bazen kendi hayatından çıkar gibi çıkar bir şehirden. Ben de öyle çıktım, arkama bakmadan…
Otogarda cebimde kalan son parayla Soma’ya bilet kestim. Gideceğim yerde beni neyin beklediğini bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey vardı: Bir iş bulmalıydım. Tutunacak bir dal bulmalıydım. Çünkü insanın düşmekten daha çok korktuğu şey, boşlukta kalmaktır.
Otobüs ilerledikçe şehirler değişti. Manisa, Akhisar, Kırkağaç… Her biri benim için yalnızca tabeladan ibaretti. Tanıdığım hiçbir yüz yoktu. İçimde büyüyen tek şey yalnızlıktı.
Soma’ya vardığımda akşam çökmek üzereydi. Kasım ayının keskin ayazı yüzümü bıçak gibi kesiyordu. Şehir kömür kokuyordu. Sanki yerin altındaki karanlık, yeryüzüne nefes veriyordu. Daha önce adını duyduğum Karadeniz Çay Evi’ni sorarak buldum. İçeri girdim, oturdum. Cebimde yalnızca bir bardak çay parası vardı.
O çay, o gün benim için bir içecek değil, hayata tutunma çabasıydı.
Kahveci amcaya makine operatörü olduğumu, iş aradığımı söyledim. Yüzüme dikkatle baktı. Gözlerinde merhametle karışık bir hayat yorgunluğu vardı. Sonra dışarı baktı. Güneş batıyordu. Bana döndü ve sakin bir sesle şöyle dedi:
“Evlat, bugün burada iş bitti. Herkes evine gitti. Yarın sabah gel. Yardımcı oluruz.”
O söz bana umut verdi ama gece hâlâ önümdeydi.
Dışarı çıktığımda yağmur başlamıştı. Sokaklar boşalıyordu. Karanlık ağır ağır şehrin üzerine çöküyordu. Açlık, yorgunluk ve çaresizlik artık bedenimde hissedilir hâle gelmişti. Şehrin dışına doğru yürümeye başladım. Çok uzaklarda dağların arasında kömür ocaklarının makinelerini duyuyordum. Ama karanlıkta oraya gitmeye cesaret edemiyordum.
Gücüm tükenmek üzereyken yol kenarında bir şantiye gördüm. Ateş yanıyordu. Başında ak sakallı yaşlı bir adam oturuyordu. Ateşin ışığı yüzünü aydınlatıyor, gölgeler karanlığa karışıyordu.
“Selamünaleyküm amca.”
“Aleykümselam, gel evladım.”
Kömür ocaklarına gitmek istediğimi söyledim. Uzun uzun yüzüme baktı. Sanki yalnızca söylediklerimi değil, içimdeki yorgunluğu da okuyordu. Sonra hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi kurdu:
“Evladım, bu karanlıkta dağa çıkılmaz. Kurtlara, ayılara yem olursun. Gel… Sen de benim evladım sayılırsın. Yanımda kal.”
O gece anladım ki insan bazen hayatını hiç tanımadığı birinin merhametine borçlu olur.
Bir lokma kuru ekmek, peynir, zeytin ve çay… Hayatımda yediğim en güzel sofraydı. Çünkü içinde şefkat vardı. Dört tarafı bims duvarlı, penceresi naylon kaplı küçük bir oda… Ama bana saray gibi gelmişti. Çünkü o gece yalnız değildim.
Uyumadan önce düşündüğüm tek şey şuydu:
“Demek ki dünya hâlâ tamamen kötü insanların eline kalmamış.”
Sabah gün ağarırken amcanın sesiyle uyandım:
“Günaydın genç… Kalk, kahvaltı hazır.”
Kahvaltımı yaptım, ellerini öptüm, helallik aldım. (Ruhu şad olsun.) Sonra yeniden Karadeniz Çay Evi’ne doğru yürümeye başladım. Dizlerim hâlâ yorgundu ama içimde yeniden doğan bir güç vardı. Çünkü umut bazen insanın karnını doyurmaz ama ayağa kaldırır.
Kahveci amca beni görünce saçımı okşadı:
“Bak evlat, Hasan usta orada. Eleman arıyor. Git konuş.”
Hasan usta makineleri olduğunu ama operatör değil, yağcı aradığını söyledi. Hiç düşünmedim. Çünkü bazen insanın seçme lüksü olmaz. Ya kabul edersin ya düşersin.
“Haydi Bismillah,” dedik ve yola çıktık.
Dağlara doğru yükselirken kilometrelerce kömür sahasını, makineleri, kamyonları, termik santral dumanlarını gördüm. Her yerde emek vardı. Her yerde alın teri vardı. Taşlar kaldırılıyor, dağlar parçalanıyor, altından kömür çıkarılıyordu.
Hasan ustaya sordum:
“Niye bu kadar taşıyorlar?”
“Altında kömür var,” dedi. “Altında hayat var.”
İşte o gün öğrendim:
Bazı insanların hayatı gerçekten taşın altındadır.
Ben yer üstünde çalışıyordum, onlar yerin altında… Ama kaderimiz ortaktı. Aynı sofrayı paylaşıyor, aynı korkuyu soluyorduk: karbonmonoksit… Onlar güneşe hasretti, ben temiz havaya. Onlar çocuklarının sesine, sevdiklerinin kokusuna hasretti.
Yıllar sonra dönüp baktığımda en çok şunu anlıyorum:
İnsan hayatını değiştiren şey büyük kırılmalar değil, küçük iyiliklerdir.
Bir bardak çay…
Bir sıcak ateş…
Bir yabancının “gel evladım” demesi…
Eğer o gece o amcaya rastlamasaydım…
Eğer dağa doğru gitseydim…
Belki bugün bu satırları yazan biri olmayacaktı.
⸻
Selâm olsun…
2014 yılında umutla madene girip yine umutla çıkmayı beklerken hayatlarını kara elmasın karanlığında bırakan tüm maden şehitlerine… Soma’da birlikte kazma kürek salladığımız emekçi kardeşlerimin aziz hatırasına…
Onlar ekmek için yerin altına indiler,
ama geride gökyüzüne uzanan dualar bıraktılar.
Şubat 2026 Van
Erol Atlas
Editör: Elif Ünal Yıldız
Diğer yazılarımı okudunuz mu?

Tüm hayatını kaybeden madencilerimizin ruhu şad olsun. Ailelerine sabırlar diliyorum...