Hediye
- Yazar: Yıldız TEK GAMLI
- 25 Mart 2026
- 14 kez okundu
H E D İ Y E
Yurda yeni bir aile gelmişti. Müdüre Hanımın dediği gibi bahçeye çıkacaktık. Bahçeye çıkarken yapılması gerekenler vardı. Banyo yapacaktık, dişlerimizi fırçalayacaktık, en sağlam kıyafetlerimizi ve ayakkabılarımızı giyecektik. Gelen aile bize ne sorarsa sorsun gülerek cevap verecektik…
Bir kez mutfaktaki Halime ablayla tüm kızlar pazara gitmiştik. Halime ablamız yurdumuzda onca kıza yemek yetiştiren, bazen aç kaldığımızda nöbetçi öğretmene yakalanmadan bize salçalı ekmek veren, tombul, güleç, kilosu nedeniyle çabuk yorulan, 35/40 yaşlarında bir teyzeydi. Kendisine “teyze” dememize izin vermez;
– Ben yaşlı mıyım ayol, kilomdan yaşım büyük görünüyor, der kıkır kıkır gülerdi.
– Halime abla, hadi söyle, o salçalı ekmeğin içine ne koyuyorsun, biz yaptığımızda seninki kadar lezzetli olmuyor, desek
– Sır, sır … okuyorum, üflüyorum, bu kızları doyur da hemen uyusunlar, diyorum. O yüzden size çok lezzetli geliyor, derdi.
Pazar bizim için inanılmaz güzel olurdu. Halime abla tek tek sebzeleri, meyveleri seçerken anlamaya çalışır, torbaları taşıyarak yardım ettiğimiz için bazen kağıt helva bazen de pamuk şeker alır, mutluluğumuza mutluluk katardı.
Yeni bir aile geldiğinde kendimi, pazarda seçilmeyi bekleyen sebze ve meyve gibi hissederdim.
Müdüre Hanımın yanında gelen her ailenin gözlerinin içine baktığımda, her seferinde ne kadar umut etsem de bu ailenin çocuğu olamayacağımı bilirdim. Bildiğim bir şey daha vardı ki; 18 yaşına geldiğimde bu yuva bildiğim yurttan ayrılacak, gençlik evlerine yerleştirilecek, devletten alacağımız yardımlar; iyi bir yaşam sürmemize, hayallerimize, evlenmemize yetmeyecekti. Çünkü; gençlik evlerinde yaşayan ablalar, geçinmek için eğitimlerini bırakıyor, para kazanmak için bir işte çalışıyor, pek çoğu hayallerinden vazgeçmek zorunda kalıyordu.
Gelen aileler genelde en güzel kız çocuklarını beğeniyor, onlarla ilgileniyor, en güzel bebeğin çocukları olmasını istiyorlardı. Sonra diğer çocukların üzülmesini istemedikleri için birkaç hediye bırakıyor, güzel çocuklarının ellerinden tutarak mutlu yuvalarına gidiyorlardı. Kim bilir, belki bir gün kız çocuk evlat edinmek isteyen aileler, saçımıza, gözümüze, yüzümüze değil, gelecekte ne olmak istediğimizi, nelerden hoşlandığımızı sorar, görünüşümüz için değil, bizi biz olduğumuz, sadece sevilmek istediğimiz için seçerlerdi.
Dört yaşımda depremle kaybetmişim annemi, babamı ve iki yaşındaki erkek kardeşimi… Depremle birlikte tüm ailem, evim gömülmüş yerin dibine. Bir tane bile anım kalmamış, bir tane fotoğraf, onların neye benzediğini bilebileceğim… Bir süre çadırda kalmışım, tanıyan, akraba biri çıkmayınca, yerleştirmişler beni küçük bir yurda…Okula başladığımda öğretmenim yardımıyla öğrendim ki köyde o depremden kurtulan tek kişi benmişim. Hiç kimse kalmamış o depremde beni tanıyan, akrabam olan… O yüzden Kızılay’da ki amcalar kucağına bastığında “Hediye” demişler bana…
– Neden dört yaşıma kadar bir ismim yokmuş, dediğimde
– Mutlaka bir ismin vardı, güzel kızım ama köylerde okula başlayana kadar nüfusa kayıt ettirmezlerdi. Bu yüzden yetkililer ismini bilememiş, bak sana ne güzel “Hediye” demişler, demişti öğretmenim.
“Hediye” kimin için, kime hediye edilecektim. Asla söz dinlemeyen kabarık, kıvırcık saçlarımla, koskocaman şaşkın bakan kahverengi gözlerimle, ince, çarpık kol ve bacaklarımla kim hediye alırdı ki beni.
Ben bu düşüncelerle boğuşup, bankta otururken; gelen aile, sarı kestane dümdüz saçlarına, uğur böcekli toka takmış, gözleri orman gibi yeşilin her tonu olan Derya’nın elinden tutmuş, bizimle vedalaşan Derya’nın her arkadaşına birer hediye veriyorlardı. Keşke Derya kadar güzel olabilseydim, dedim. Derya’nın yeni bir anne ve babası olmasına çok sevindim ama yine de “keşke” dedim.
O gece yurtta uyuduğumda harika bir rüya gördüm; Küçük bahçeli bir evde, yemek kokan annemle, toprak kokan babam, küçük yaramaz erkek kardeşimi gıdıklarken;
– Hadi gel Hediye, salçalı ekmeğin hazır, diyorlardı.
Uyandığımda bu rüyayı ranza arkadaşım Ayşe’ye anlattığımda;
– Ya kızım çok komiksin, rüyanda bile fakirsin. İnsan zengin bir villada, hizmetçiler falan, ziyafet sofrasında görür kendini. Küçük bahçeli ev, salçalı ekmek… Fakirsin kızım sen, rüyaların bile fakir, dedi.
Kahvaltıya inerken Ayşe’nin bu yorumlarına ne kadar gülsem de böyle bir aileye razıydım.
Her şey okuldan sonra sınıf arkadaşlarıma uyup yurt servisine binmeden tüm harçlığımı, okul kapısında pamuk şeker alıp, yurt arkadaşlarım görmesin diye pamuk şekerini üç saniyede yutmamla başladı. Arkadaşlarımın görmemesi gerekiyordu. Çünkü; müdüre hanım dışardan yiyecek içecek almamızı yasaklamış, eğer canımız çok isterse kendisine söyleyip, kendisinin alacağını söylemişti. Bu bizi korumak içindi ama çocuktum işte. Yurda gelince karnım ağrımaya başladı. Yemekten sonra geçer diye düşünüp, karnım ağrıya ağrıya ödevimi bitirdim. Yemekten sonra kendimi daha kötü hissetmeye başladım ama müdüre hanım kızar diye söylemeye korktum.
Uykuya yatınca daha on/ on beş dakika geçmeden, ağzımda çıkmayı bekleyen bir zehir topuyla birlikte tuvalete koştum. Benim sesimle Ayşe’de benimle geldi, baktı ki çağlayanlar gibi çıkarıyorum hemen nöbetçi öğretmenimiz Işıl hanıma seslendi. Işıl hanım bizden küçük çocukların sorumluluğunu taşıyor, ayda 4/5 kez nöbetçi olarak kalıyor, bir sorun çıktığında sorunlarımızı çözüyordu. Işıl öğretmenim hemen elimi yüzümü yıkadı, ateşime baktı, müdüre hanımı aradı. Müdüre hanım hemen hemen hiç hastalanmadığım için, ciddi bir şey olabilir diye hastaneye götürülmemi istedi. Maç izlerken uykuya dalmaya çalışan servisçimiz Hüseyin ağbiyle yola çıktık. Kendimi çok halsiz, bitkin hissediyordum ama yediğim pamuk şekerin buna sebep olduğunu ne kendime ne de Işıl öğretmenime itiraf edemedim. Kim bilir; belki de hasta olduğum için bile olsa Ayşe’den, Işıl öğretmenimden, Hüseyin ağbiden ilgi görmek hoşuma gitti. Hayatımda ilk defa bir ağbi beni kucağına aldı ve Işıl öğretmenim “merak etme, iyileşeceksin” diyerek elimi tuttu. Hastaneden sonra birkaç gün kendimi iyi hissetmesem de yalanımı itiraf etmemek için Müdüre hanıma yakalanmadım ve sonra iyileştim.
Okul her zaman ki gibi devam ederken yurtta bir değişiklik oldu. Müdüre hanım yemekhanede gönüllü bir öğretmenin “drama” dersi vereceğini, birlikte çok eğleneceğimizi, 5. ve 6. sınıfların pazartesi salı; 7. ve 8. sınıfların perşembe ve cuma ödevlerini bitirdikten sonra aktivite odasında buluşacaklarını söyledi. Doğrusu hiç heyecanlanmadım, drama dersi neydi bilmiyordum ama Ayşe;
– Kızlar hayatımız drama, dersine hiç ihtiyacımız yok, deyince kendimi gülmekten alıkoyamadım.
– Ayşe iki yıldır bizimleydi. İçimizde dışarıdaki hayat ile ilgili en fazla bilgisi olan oydu. Çoğumuz bu devlet yurtları dışında bir yaşam bilmiyorduk. Oysa Ayşe; kömür karası saçları ve gözleriyle, kalın, gür birbirine çok yakın durduğu için ciddi görünen kaşlarıyla hepimizden çok biliyordu hayatı. Yurttan önceki hayatını pek anlatmaz ama bazen yatakta uykumuz kaçtığında annesini çok özlediğini söylerdi. Yağmurlu, rüzgarlı, gök gürültülü havalardan nefret eder, hava kararmadan bitsin diye dua ederdi. Bir gece sabaha kadar şimşekler susmamış, o da kafasını yastığının altına sokup ancak uyuyabilmişti. İkimiz de beşinci sınıftaydık. Geldiği günden beri bana destek olmuş, benden çok iri ve kuvvetli olduğu için onun yanında kendimi güvende hissetmiştim. Bir gün veliler toplantısında herkes okulun bahçesinde annesini beklerken, biz de diğer yurt arkadaşlarımızın dersleri bitene kadar servisi bekledik. Okulun bahçesinde top oynamak, ip atlamak yerine bir ağacın altına oturduk. Zaten sınıfta kimse biz yurtlularla oynamak istemezdi. Arkadaşları izlerken;
– Anne nasıl bir şey? dedim Ayşe’ye. Güldü.
– Bebekliğimi hatırlamıyorum ama annem o kadar çok severdi ki bebekliğimin her anını anlatırdı, bilmeme gerek kalmazdı. Sürekli benimle ilgilenir, parka götürür, harika yemekler yapar, çok güzel hikayeler anlatırdı, dedi.
– Peki seni çok sevdiğini nerden anlardın, dedim.
– Öyle sımsıkı sarılır, öyle derin bir nefes alarak koklardı ki, bana o kadar güzel bakardı ki anlardın, dedi.
– Baba nasıl bir şey? Dedim.
– Biliyor musun Hediye, bence babalar geçici. Baban; annen varken baba oluyor galiba, dedi.
– Neden, dedim
– Annem hastalandığında ikinci sınıftaydım. Annem hastalanmadan önce babam beni kucağına alır, “benim biricik kızım, prensesim” derdi. Çok zengin bir aile değildik ama birbirimizi çok severdik. Annem hastalanınca babam da hastalandı sanki. Beni kucağına alan, benimle oyunlar oynayan babam gitti, yerine yorgun, asık suratlı babam geldi. Babamın anneme çok üzüldüğünü, annemi kaybedince anladım. O gün hastaneden geldiğinde bana sımsıkı sarılıp “Ben şimdi ne yapacağım? Biz onsuz ne yaparız?” diye saatlerce ağladı. Büyükler üzüntüyü çabuk unutuyor galiba biraz zaman geçince, yine eskisi gibi çok çalışmaya yine hasta gibi benimle ilgilenmemeye başladı. Sonra evlendi ve yeni annem beni istemediği, kendi çocuğu olsun istediği için beni çocuk yurduna bıraktılar. Babam ayda bir iki kez geliyor, her seferinde işlerini yoluna koyup, yeni annemle, kardeşimle birlikte yaşayacağımızı söylüyor ama artık ben inanmıyorum. Galiba anneler ölünce babaların sevgisi de ölüyor, dedi.
Sustum. Dışarıdaki hayat düşündüğüm kadar kolay değildi. En iyisi yurtta yatmadan önce hayaller kurmaktı. Hayaller insanın canını acıtmıyor, umutlarını kırmıyordu.
Hüseyin abinin okul bahçesine girdiğini görünce herkes gelmeden el ele koştuk, bindik servise. Bir daha soru sormadım Ayşe’ye, o da hiç anlatmadı dışarıdaki hayatı. O günden sonra günlerimizi, dertlerimizi, hayallerimizi paylaştık Ayşe’yle, en iyi arkadaşıydık birbirimizin…
Pazartesi okuldan gelince, ödevlerimiz, yemek çok çabuk bitti. Öğretmenlerimiz bizi aktivite odasına topladı. Aktivite odası; birlikte kitap okuduğumuz, kutu oyunları oynadığımız bir yerdi. Bugün kitaplar düzenlenmiş, kutu oyunları masalardan toplanmış, masalar, sandalyeler kenara istiflenmiş, yer temizlenmiş, yere bir sürü minder bırakılmıştı.
Müdüre Hanım ayakkabılarımızı girişte çıkarıp mindere oturmamızı istedi. Bizi drama öğretmeni Tuğba hanım ile tanıştıracaktı.
Tuğba hanım 35/40 yaşlarında, kestane düz kısacık saçları dimdik taranmış, çekik ela gözlerine kocaman çerçeveli bir gözlük takan, çok geniş bir bahçıvan tulumu giymiş, elinde kocaman çantayı taşımakta zorlanan, ufak tefek bir bayandı. Dikkatimden kaçmayan şeyse kocaman gülüşünün yüzünü kaplamasıydı.
-Merhaba, dedi hepimize. Müdüre Hanıma teşekkür edip, çocuklarla bundan sonra tek başına ilgileneceğini söyledi. Müdüre hanım,
-Kızlar uslu durun, deyip odanın ucundaki bir sandalyeye oturup bizi izlemeye başladı.
Tuğba hanım tek tek isimlerimizi sordu, çantasından çıkardığı küçük pembe kağıtlara simli bir kalemle isimlerimizi yazdı. Sonra isimlerimizi tek tek toplu iğne ile göğsümüze taktı.
– Bu kağıtlara zamanla ihtiyacım olmayacak, hepinizin isimlerini öğreneceğim ama öğrenene kadar sizlere “sen”, “sen” demek istemiyorum, dedi parmağıyla tek tek işaret ederek. Büyüyünce isimler çabuk unutuluyor, umarım isimlerinizi öğrenene kadar bana yardımcı olursunuz, dedi gülümseyerek.
– Peki ne yapacağız, dedi Simge.
– Ağlayacağız, dedi Ayşe.
– Ne kadar zeki ve eğlenceli bir sınıfım olacak, dedi Tuğba hanım. Hiç kızmadı, susmamızı istemedi.
– Dram değil bizim işimiz, dedi. Burası güvenli alan güzel kızlar, burada söylenen her şey burada kalacak. Burada tüm duygu ve düşüncemizi oynayacağız, dedi.
– Film artisti gibi mi, dedi Ekin.
– Evet ama kimseye göstermeyeceğiz, tabi isterseniz sene sonunda birlikte seçeceğimiz bir oyunu sergileyebiliriz, dedi.
– Nasıl olacak bu, dedi Büşra.
– Tabi ki çalışarak, dedi Tuğba hanım. Şimdi sizden gözlerinizi kapamanızı, beş dakika sessizce ne olmak istediğinizi düşünmenizi istiyorum. Dedi.
Sessizlik çok huzurluydu. Düşündüm, düşündüm …
– Gözlerinizi açabilirsiniz. Şimdi isminizi yazmadan ne olmak istediğinizi yazın, dedi.
Hepimiz kıkırdayarak yazdık, minik kağıtları kapattık, Tuğba hanıma verdik.
– Bugünlük bu kadar, dedi.
Tek tek elimizi sıkarak, tanıştığına memnun olduğunu söyleyerek bizi aktivite odasından uğurladı. Garip bir şekilde bir sonraki dersi merak ettiğimi fark ettim.
Bir sonraki derste Tuğba hanım bizden önce gelmiş, minderlerden birine oturmuş bizi bekliyordu. Üzerinde rahat bir eşofman, Cin Ali baskılı bir tişört ve kısacık saçlarına kocaman bir kurdele takmıştı. Yine gülümsemesi tüm yüzünü kaplamıştı.
– Hoş geldiniz, deyip, ayağa kalktı. Sınıfa girdiğimizde, yurtta bir görevliden bir şey için izin istediğimizde bizi gördükleri için kimse ayağa kalkmazdı.
Saygı duyduğu ya da bizi dinlemek için ayağa kalkan büyükler görmemiştim.
– Bugün duygularımızı ifade edeceğiz. Sadece sözle değil, vücudumuzla, davranışlarımızla bunu göstereceğiz. Herkes hayali bir olaydan hissettiği duyguyu bize anlatacak. Hazır mısınız?
Ben dahil yurdumuzda hiçbir arkadaşım duygularımızı belli etmezdik. Üzüldüğümüzü, sevindiğimizi, kızdığımızı, heyecanlandığımızı göstermek bizi güçsüz gösterirdi. O zaman diğer arkadaşlarımızın dalga geçmesine, alaylarına katlanmak zorundaydık. Aramızda en cesur Ayşe’ydi. Ayağa kalktı;
-Bugün benim doğum günüm. Müdüre hanım, babam kocaman bir pasta almış. Hep giymek istediğim pembe tüllü kabarık bir elbisem var. Önce hayali bir pastayı gözlerini kapatıp, bir dilek dileyip, üfledi. Pastanın kenarına parmak atıyormuş gibi yapıp parmağının tadına baktı ve gülümseyerek “çilekli” dedi. Sonra hayali elbisesinin tüllerini kabartıp, düzeltti ve elbisesini döndüre döndüre dans etti.
Hepimiz bir anda inandık, Ayşe’nin doğum günü olduğuna, hatta birkaç arkadaşım Ayşe’yi kutlayıp dans etti. Sonra gösteri bitti. Tuğba hanım;
– Harikaydı, dedi ve Ayşe oturana kadar alkışladı.
– Drama duygularımızı doğru yaşamak, yaşadığımız duyguları düzgün ifade etmektir, dedi.
– O günden sonra Tuğba hanım, 5. ve 6. sınıflarla aramızda bir bağ oldu. Öfkelendiğimizde, sinirlendiğimizde, üzüldüğümüzde “yurtlular” olarak kavga etmiyor, okulda kendimizi dışlanmış hissetmiyor, herkesin farklı bir hayatı ve farklı sorunları olduğunu birbirimizi dinleyerek anlıyor, farkında olmadan kendimize daha çok güvendiğimizi biliyorduk. Okul müdürümüz, yurt müdiremizi aramış, “yurtlu” çocukların okulda daha uyumlu, derslerde daha başarılı, okul arkadaşlarımızla daha iyi anlaştığımızı söyleyip, bunun için hepimize teşekkür etmişti. Belki de anne babası olan, onlarla birlikte mutlu yaşayan çocukları tanımadığımız için kıskanmış, onlar da yurtta olmanın ne demek olduğunu bilmedikleri için bizden korkmuş, birbirimizin suçu olmayan yaşantılarımızdan birbirimizi suçlamıştık…
Havalar ısınıyor, dersler bitmeye yaklaşıyordu. Bir taraftan karne alıp yurdun sosyal tesislerinde tatile gideceğimiz için seviniyor, bir taraftan da Tuğba hanımdan ayrılacağız diye üzülüyorduk. Artık drama dersleri birbirimizi rahatça tanıdığımız, çok güzel saatler geçirdiğimiz, eğlendiğimiz günlerdi. Bu güzel günlerin bitmesini istemiyor, her seferinde Tuğba hanıma tatilde bizimle birlikte olup olmayacağını soruyorduk. Tuğba hanım diğer okullarda işinin devam edeceğini, gelecek eğitim yılı yine birlikte olacağımızı söylüyordu. Bir gün ders sonrası minderleri toplamasına yardım ederken;
– Tuğba hanım çocuğunuz var mı? Dedim.
– Anne olmayı çok istiyorum Hediye ama geçirdiğim bir sağlık problemi nedeniyle anne olamıyorum, dedi.
– Burada sizin gibi annesi olsun isteyen bir sürü çocuk var. Neden annesi olmayan bir çocuğun annesi olmuyorsunuz ki, dedim.
– Bunu düşünüyorum ama iyi bir anne olabilir miyim bilmiyorum, dedi.
– Kendi çocuğunuz olduğunda da iyi bir anne olup olmayacağınızı bilemeyeceksiniz, dedim.
– Haklısın ama bunun için uğraşacağım, dedi.
– Uğraşmanıza gerek yok ki sadece sevmeniz yeterli, dedim.
Gözyaşlarımı tutamayacağım için hızla sınıftan çıktım. Neden bu kadar üzüldüğümü, neden bu kadar sinirlendiğimi bilmiyordum. Tuğba hanım benim annem olsa eminim çok severdim. Sınıfta çok iyi anne olmak için uğraşan anne yoktu. Evet sınıftaki arkadaşlarımın annesi olduğu için şanslıydı ama Tuğba hanım da harika bir anne olurdu. Bir tarafta annenin nasıl olduğunu bilmeyen yurt arkadaşlarım, bir tarafta çocuğu olmasını isteyen anneler… Belki bir araya gelsek dünya çok güzel olabilirdi.
Hızla sınıfa döndüm. Tuğba hanımı çıkmadan yakalamak istiyordum. Kapıdan çıkarken yakaladım.
– Neden ben değilim, neden ben sizin çocuğunuz değilim, neden annem değilsiniz, diye ağlamaya başladım.
Tuğba hanım ne yapacağını şaşırmış gibi baktı, çantalarını bırakıp bana sarıldı.
– Beni sevmeniz dışında hiçbir şey istemem, beni seçmeniz için güzel mi değilim, diye ağlamaya devam ettim.
– Neden annelerimizi biz seçemiyoruz, ben sizin gibi bir anne istiyorum, dedim.
Artık konuşacak gücüm kalmamıştı, kendimi Tuğba hanımın kucağına bıraktım. Ne kadar süre ağladığımı, ne kadar süre Tuğba hanımın kucağında kaldığımı hatırlamıyorum. Sanki tüm duygularım sel olup akmış, geriye sadece iç çekişlerim kalmıştı. Nefesim normale dönünce, Tuğba hanımın bana sımsıkı sarıldığını, onun da gözyaşlarının tüm yüzünü ıslattığını fark ettim.
– Hediye, dedi sessizce. Sakinleştiysen beni dinler misin?
– Hı, hı, dedim burnumu çekerek, çantasından bir kağıt mendil çıkardı, gözyaşlarımı ve burnumu sildi.
– Böyle düşündüğünü bilmiyordum, dedi. Ellerimi, yanaklarımı, gözlerimi, saçımı öptü ve gitti.
– Tüm arkadaşlarım etrafta toplanmış, sessizce ve ağlayarak bizi izliyordu. Ayşe elimden tutup beni yatağıma götürdü.
Karne günü büyük bir heyecanla uyandık. Her sene başarılı karne getiren kızlara müdüre hanım küçük hediyeler alırdı. Notlarım güzel olduğu için, müdüre hanımın ne hediye vereceğini merak ediyordum. Ayşe pembe bir elbise istiyordu, Irmak voleybol takımında olduğu için yeni bir spor ayakkabı, bense ne istediğimi bilmiyordum. Eminim müdüre hanım ihtiyacımız olan bir hediye alacak, hepimizi mutlu edecekti.
Karnelerimizi alıp öğretmenlerimizle, arkadaşlarımızla vedalaştıktan sonra servise bindik. Hüseyin ağbi bize aynadan göz kırpıp;
– Hepinizin yüzü gülüyor, anlaşılan karneler iyi, dedi.
– Eveeeeeeet, dedik hep bir ağızdan.
– O zaman bu da benim hediyem, deyip radyoyu açtı, müzik iyiydi.
Hepimiz müziğin ritmiyle sallanmaya, keyifle oturduğumuz yerde dans etmeye başladık. Yurda girdiğimizde mutlu mutlu gülümsüyorduk. Müdüre hanım bizi kapıda karşıladı.
– Hoş geldiniz kızlarım, dedi. Hepimiz tek tek karnelerimizi gösterdik.
– Bu sene hediyeleri kamyonla getireceğiz galiba, herkesin karnesi çok güzel, tatili hak ettiniz, dedi.
Çığlıklar, kahkahalar içinde yemekhaneye koştuk. Yurtta karne günü her zaman güzel yemekler ve mutlaka kocaman bir pasta olurdu.
Yemekten sonra Ayşe ile yatak odasına gidecektik ki, müdüre hanım kapıdan;
– Hediye odama gel, dedi.
Galiba neye ihtiyacım olduğunu soracak, ona göre karne hediyesi verecekti.
Müdüre hanımın kapısını tıklatıp odasına girdim. Sandalyeyi gösterip;
– Otur, dedi.
Şaşırmıştım. Müdüre hanım tüm kızların işleriyle tek başına ilgilendiği için yoğun olurdu ve genelde isteklerimizi ayakta söyler, önemli bir sorunumuz yoksa oyalamamak için oturmazdık. Bir kağıt uzattı,
– Okur musun, dedi.
Kağıtta hiç anlamadığım “Sosyal İşler, Aile Bakanlığı, Çocuk Esirgeme Kurumu, Yurtlar Kurumu” gibi yazılar vardı. Müdüre hanımın yüzüne baktım.
– Devam et, dedi.
– …n de bulunan Hediye Öztürk’ün velayetine Tuğba ve Hakan Yiğit atanmıştır.
Gözlerim dolduğu için devamını getiremedim. Müdüre hanımın kapısı açıldı, Tuğba hanım ve yanında esmer, kıvırcık saçlı, Tuğba hanım gibi kocaman çerçeveli bir gözlük takan bir bey vardı. İkisi de bana koskocaman gülümsüyorlardı.
– Biz seni seçmedik, sen bizim Hediye’mizsin. Senin annen ve baban olmamıza izin verir misin?
Anne, baba, evlat, Hediye kelimeler kafamda müdüre hanımın odasıyla dönüyordu.
– Sonuç kesinleşmeden sana bilgi vermek, seni heyecanlandırmak istemedim, dedi Müdüre hanım.
Hareket edemiyordum, bir anda bütün gücümü toplayıp Tuğba hanımın kucağına atladım. Bana sımsıkı sarıldı, saçlarımı koklaya koklaya defalarca öptü. Ayşe’nin söyledikleri aklıma geldi, haklıydı.
– Hissedersin, demişti.
Hissettim.
– Anne, dedim. Defalarca anne, anne, anne … diye bağırdım.
Hayatımda ilk defa seyrettiğimiz filmlerde dedikleri gibi mutluluktan ağladım.
06/2020
Yıldız Tek Gamlı
Diğer hikayelerimi okudunuz mu?

keyifli okumalar... beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum...