Güneş Doğmadan
- Yazar: Erol ATLAS
- 12 Şubat 2026
- 3 kez okundu
GÜNEŞ DOĞMADAN
1981’in Eylül ayıydı.
Van–İran sınırında, Başkale’nin rüzgârı sert, dağları suskun, taş ocakları güneşle kavruk coğrafyasında bir posta geldi. Postanın içinden bir kâğıt, kâğıdın içinden bir kelime çıktı: Müjde.
Hacettepe Üniversitesi Endüstri Mühendisliği… Üstelik İngilizce.
Güneşin altında kömür gibi kararmış yüzümde o gün tuhaf bir acı vardı. Sevinç bile bedenimde acıya dönüşüyordu. Mutluluk nedir bilmeyen bir ruh, onu nasıl taşısın?
Yol görünmüştü.
Ankara.
Valiz yoktu aslında; birkaç gömlek, birkaç defter, bir de annemin kokusunu hatırlatan eski bir mendil. Asıl ağır olan bavul değil, ayrılıktı. İnsan memleketinden değil, kendinden ayrılırken zorlanırmış; o gün anladım.
Otobüs Elazığ’da, Fırat Köprüsü’nde durdu. Jandarma kontrolü. Koca otobüste yalnızca benim kimliğimle ilgilenildi. İndirildim. Duvar dibine bırakıldım. Gözler üzerimdeydi.
Neden?
Belki saçlarımdan.
Belki sakalımdan.
Belki yüzümdeki kömür rengi yalnızlıktan.
Yarım saat sonra hiçbir şey olmamış gibi “hadi” dediler. İnsan bazen affedilmiş gibi değil, unutulmuş gibi hissediyor. Otobüse bindim. Yol devam etti.
Gündüz geceyi, gece gündüzü kovaladı. Ankara’ya vardığımda sabah ezanı okunuyordu. Ulus’ta ucuz bir otelde uyandım. Bir tas çorba içip Beytepe yoluna düştüm.
Beytepe…kampüs
Geniş koridorlar, yüksek tavanlar, başka şehirlerden gelmiş genç yüzler.
Hepsi başka bir Türkiye’den gibiydi.
Ve İngilizce.
Tahtada yazılanları okuyabiliyor ama anlayamıyordum. Hocalar konuşuyor, sınıf gülüyor, defterler doluyor; bense bir camın arkasından izler gibiydim. Ortaokulda gördüğüm Almanca, bu yabancı denizde bir tahta parçası bile etmiyordu.
Konuşuyordum ama anlaşılmıyordum.
Hızlı, kelimeleri yutarak, dağların rüzgârıyla şekillenmiş bir ağızla…
Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken sonbahar bitip kış başlarken,
Bir gün hocam beni odasına çağırdı.
Yüzünde merhametle karışık bir hüzün vardı.
“Erolcuğum,” dedi, “ne olur bana kırılma. Vallahi senin konuşmandan hiçbir şey anlayamıyorum. İngilizceyi geçtim, Türkçeni bile kavrayamıyorum.”
O an, insanın içindeki bütün sesler sustu.
Bir dilin yetmemesi ne demekti?
Kendi memleketinde kendi dilinle anlaşamamak…
O sabah güneş doğmadan kampüsten ayrıldım.
Işıklar beni görmesin, arkadaşlar gözlerimdeki yaşı fark etmesin diye.
Beytepe’nin çorak düzlüklerine hayallerimi gömdüm.
Arkamı dönmedim.
Van’a dönemezdim.
Okuma yazma bilmeyen, mektuplarını bana okutan ak sakallı babama ne diyecektim?
“Beni anlamadılar” mı?
Yolum İzmir’e düştü. Şantiyelere, betona, demire… Alın teri en azından tercüme istemezdi. Teyzemin evinde birkaç hafta kaldım. Sarıldıkça ağlıyordu. Onun gözyaşlarında annemin yüzünü arıyordum.
İzmir’de iş bulamadım. Şehir merkezinde iş makinesi operatörüne yer yoktu. Günler yürüyerek geçti. Sigara dumanı cebimdeki son parayı da yedi bitirdi.
Bir akşam biri dedi ki:
“Soma’ya git. Kömür ocağına. Orada iş çok.”
Soma…
Cebimdeki son parayla bilet aldım.
Manisa geçti.
Akhisar geçti.
Pencereden dışarı baktım. Ormanlara, derelere, uçan kuşlara sustum. Onlar anladı.
Soma’ya vardığımda akşam üzeriydi. Hava kömür kokuyordu. Gökyüzü griydi; sanki yerin altındaki karanlık yukarı sızmıştı.
İndim.
Bir zamanlar güneşin altında kömür gibi kararan yüzüm, şimdi kömürün yurduna gelmişti.
Hayallerim Ankara’da kalmıştı.
Ama hayat bitmemişti.
Bazı insanlar üniversitelerde büyür,
bazıları madenlerin karanlığında.
Ben o gün anladım:
İnsan bazen bir dili öğrenemez,
ama hayat ona başka bir dili mutlaka öğretir.
Ve ben, yeniden başlamayı,
Soma’da öğrendim…
Erol Atlas
Editör: Elif Ünal Yıldız
Diğer yazılarımı okudunuz mu?
