Aynanın Karşısındaki Süreyya
- Yazar: Ebru Zeynep Dişiaçık
- 25 Mart 2025
- 32 kez okundu

SÜREYYA
Aynanın karşısına geçmek ve bedenini izlemek hiç bu kadar zor gelmemişti. Yıllar her yerinde izini bırakmış gibiydi. Giydiği eteğin uçlarına takıldı gözleri. Bildiğin bayağı duruyordu ve bu bayağılık canını acıtıyordu. Çil tutmuş elleri ile yüzünü elledi. Parmak uçlarını yüzünde gezdirdi. Dudakları, gözleri, kirpikleri, burnu ve elmacık kemikleri. Bir erkeği baştan çıkarabilir miydi mesela bedeninin üzerindeki tüm yörüngeleri.
Yüzündeki çizgilere alaycı bir ifade takınarak “elbette” diye tekrar etti.
Bir insanı kandırmak gibiydi aynadaki siluetine olan hisleri. Daha önce hiç bu denli kendini tokatlamak istememişti. Üzerindeki elbiseyi çıkardı ve rahat bir şeyler giyindi. “İşte şimdi hak ettiğin gibisin” dedi alaycı ve sinirli.
Birkaç kadehi arka arkaya deviresi vardı bugün. Bildiğin sarhoş olmak ister gibi.
Naralar atsa, dilinin altına kıvırdığı tüm küfürleri savursa, şuh bakışlarını sansürsüz bir şekilde istediği kişiye oynatsa…
Her cümlesinin sonu se ve sa’ya hizmet ediyor gibiydi. Hayaller bildiğin canından bezdiriciydi.
Yorgun düştü Süreyya. Koltuğa kıvrıldı. Ayaklarını da topladı.
“Geç kaldım her şeye ve herkese” diye hayıflandı. Nasıl isterdi boy aynasının canlanmasını ve bir dizi iltifatı boynundan ayak parmaklarına kadar savurmasını.
Yalnızlık dediğin şey zifiri karanlıkta demir parmaklıklar ardında izlemekti dünyayı. Her an biraz daha için çekiliyordu. Biraz daha biraz daha…
Odanın içerisinde kaybolmuş gibi hissetti kendini. “Konuşsana!” Diye haykırsa boy aynası sessizdi. İçi geçti bir an. Uyudu uyandı misaliydi göz kapakları ile olan mücadelesi.
Gün doğumunda açıp açmamak arası kararsızdı göz kapakları. Miskinliğin dibine vurası vardı.
Boy aynası bir masal kitabının renksiz sayfasından fırlamış gibiydi.
Olduğu yerden doğruldu ve dolaptan ince beyaz bir örtü çıkardı. Boy aynasının üzerine fırlattı. İşte şimdi içi rahatlamıştı. Gerçekler ile arasına mesafe girmişti, ince bir şerit misali.
Bir içki koydu kendine. Yere oturdu ayaklarını uzattı. Aile albümünü bacaklarının arasına aldı. Eskilere daldı.
Her bir kare fotoğrafın arasına bir yudum şarap sıkıştırıyordu.
“Hey gidi hey!” Dedi, geçmiş zamanlardaki fotoğraflarına bakarak.
Sonrası bir yudum daha. Bir yudum daha.
Sayfalar çocukluktan gençliğe doğru açıldığında, o kütüphane karesine odaklandı bir anda. Sevgilisi ile sarmaş dolaş ve dudak dudağa. Dudaklarında süre gelen o tatlı sırıtış bir daha konaklamamıştı. Hayıflandı. Arka arkaya devirdi şarabın dudaklarını yakan kekremsi ve kadifemsi tadını.
“Bir kuyunun içindesin Süreyya ” diye söylendi kendi kendine. Bildiğin ceza verircesine.
“Ne oluyordu?” “Neler oluyordu?” “Neden bu düşkünlüğün içinde kıvranıp duruyordu?”
Sessizlik tüm vücudunu tırmalıyordu.
“Bu bir karabasan olmalı” diye tekrar etti kendi kendine. Sağlamasını yapar gibiydi arka arkaya üç kere tekrar ettiği cümle.
Daldı gitti sabit bir noktaya kilitlenen bakışları. Elindeki kadeh düştü.
Arafta gibiydi. Ne yerde ne de gökte dedikleri yerdeydi. Boş bakıyordu Süreyya. Göz bebekleri donuklaşmış, göz çukurları iyice belirginleşmiş, sararmıştı yüzü.
Hissetmiyordu adeta kendine dair dediği hiçbir uzvunu.
“Şuracıkta ölüversem kimseler bilmez” diyerek mırıldandı kendisinin dahi duyamayacağı bir tını ile…
“Ölsem. Ölüversem. “…
Zamana yapışan tık tak sesi kaç tur döndü bilinmez. Lâkin Süreyya günlerce kalkmadı. Durdu nefesi…
Yitik bir hikayeydi insanın kendi kendisi ile olan muhasebesi.
Bir varmış bir yokmuş edası ile süzülür, sonrasında ansızın gidebilirdi.
Süreyya ve Süreyyaları saran tüm serzenişler gibi…
Genel Yayın Yönetmeni: Elif Ünal Yıldız
Bu yazının bütünü yazarına aittir.