YALNIZLIK

YALNIZLIK

YALNIZLIK

Ben böyle değildim. Çocukluğum arkadaşla doluydu. Mesela sayadaki bir kaşak, kuzu benim en can arkadaşımdı. Hepsini tek tek tanırdım. Hepsini, diğerinden ayıran bir işaret vardı üzerlerinde. Beyaz üzerine siyah akıtmalar kiminin kulağında, kiminin alnında ya da başka bir yerinde. Bu akıtmaların güzelliğini unutmak mümkün değildi. Hele gözlerinin etrafındaysa, gözlerine ayrı bir güzellik katardı.

Göz bebeklerindeki karayla dışındaki kara öyle uyumlu gözükürdü ki, o siyahlığın içindeki göz, gece ay ışığı vurmuş göl gibi parlardı. Onları birbirinden asıl ayıran kokularıydı sanırım.

Kokuları sayesinde anneleri onları, onlar annelerini şaşmaz bir şekilde buluyordu. İçlerinde küçük, yeni doğmuşlar olurdu. Emecekleri zaman onlara annelerini buldurmak çok sevdiğim bir çabamdı. Küçükler dışında hepsinin annelerini bulması, bulanların ön dizlerinin üzerine çökerek emişleri çok keyifliydi.

Tırıl adında bir köpeğimiz vardı. O, hem sürünün hem evin koruyucusu idi. Adı üstünde Tırıl’dı. Bir yabancı sürüye veya eve yaklaşmaya görsün, onu uzaklaştırmak için aldığı savaş pozisyonu, yaklaşanı en baştan caydırırdı. Bu tür olağan üstü durumlar olmazsa, onunla oynamak başka bir keyifti.

Evden alıp getireceğim bir parça ekmek, Tırıl’ı ne çok sevindiriyordu. Elimdeki ekmeği tüketene kadar yaşadığı mutluluğu seyretmek bana ayrı bir keyif veriyordu. Her sabah yattığım odanın penceresinin arka kısmındaki erik dalına her sabah erkenden bülbüller gelirdi.

Beni onların sesi uyandırır, kahvaltımı onların şarkıları eşliğinde yapardım. Etraftaki ağaçlar kuş yuvalarıyla doluydu. Onların yumurtadan çıkan yavrularının ilk uçuş denemelerini izlemek, yere düşenlere yardım etmek, karınca saldırısına uğrayanları korumak, tarifsiz bir mutluluktu. Belki inanmayacaksınız ama yılanlar bile toleranslı davranırdı bize.

Çocuk olduğumuzdan belki de; bizim yaklaştığımızı hisseden çıngıraklı yılanlar çıngırağını çalar, diğer yılanlar oldukları yerde, başlarını, gövdeleriyle oluşturdukları iki kıvrımın arasına alır ve bir tıssss sesi çıkarırdı.

Bütün bu çabaları, bizi uyarmak, kendilerine ve bize zarar gelmemesi içindi. Sonra da ötelere akıp giderlerdi. İnanın ağaçlardan, bitkilerden arkadaşlarım vardı benim. Tepelerine tırmanırdım, kollarına salıncak kurardım, tutup sallanırdım.

Meyvelerini tek tek okşar, olmuşlarını birer ikişer koparıp yerdim. Annemin yaptığı bahçedeki, domates, biber, patlıcan, kabak dalları… Ahh! onlarla neler konuşmadım ben. Suyu diplerine bırakır her birinin duygularını dinlerdim. Sıra başlarına dikilen çeşit çeşit çiçekler fesleğenler, sümbüller, akşam sefaları, içimdeki duyguları, sakladığım aşkımı bir şekilde ağzımdan alırlardı.

Dedim ya ben çocuklukta yalnızlık nedir bilmedim. Ancak okumayı sürdürdükçe ve okumalarım yoğunlaştıkça, ben çevremdeki insanlar ve diğer canlılarla bağımı koparmak zorunda kaldım.

Okumak için şehre gelmek istemesem de arkadaşlarımdan ayırdı, köklerimden kopardı beni. Dağlarda konuştuğum çiçekleri şehirlerde saksılarda görünce mutsuz oldum, onlar da mutsuzdular. Köpeklerin tasmayla gezdirilmesi içimi acıttı. Şehir insanıysa daha bir anlaşılmazdı. Bencildiler, çıkarcıydılar, yalancıydılar.

Menfaatleri yoksa selam bile vermiyorlardı. İnsanları genelde kürküyle değerlendiriyorlardı. Para denen o takas aracına adeta tapıyorlardı. Ben bu yüzden insanlarla anlaşamadığımı fark ettim. Onlar beni geri ittikçe ben kitaplara yöneldim.

Okudukça içime kapandım. Artık arkadaşlarımı dışarıdan değil de kitaplardan seçiyordum. Düşünce ve hayallerimi okuduğum romanların, hikayelerin kahramanlarına anlatıyordum. Onlara aşık oluyordum, onlara şiir yazıyordum.

Ben yalnız değildim aslında etrafımdaki gerçek dünyayla bir uyumsuzluk yaşıyordum. Her zaman mutlu değildim elbet. Okuduğum kitaplarda bir yığın üzücü kesitler vardı hayata dair. Onları düşündükçe, içimdeki karanlık çoğalıyordu.

Bazı kitapları okurken heyecandan tir tir titriyordum. Her sözcüğü her cümlesi yüreğimi bir mengene gibi sıkıyordu. Kendimi kaptırıp yatağın içinde sabaha kadar okuduğum oluyordu. Annem, saatin kaç olduğuna bakmadan kapıyı açar” Oğlum sen yatmadın mi daha, yazık o gözlerine yazık” der, bu iki klasik cümlesini söyler, kapıyı çekip giderdi.

Babam, okuduğum kitaplarda Türkler için ne söylendiğini merak ederdi. Ben kafamda çuvallar dolusu soruyla her gün bir yolu yürüyordum. Ve büyük ihtimal benim mutluluğum o soruların cevabındaydı.

 

Hasan ILDIZ

Editör: Nigar KAYA

Diğer Yazılarımı Okudunuz mu?

https://fisildayankalemler.org/yuzune-yazdiklarim/

Yorumlar (2)

  1. Çok güzel bir yazı olmuş hocam

    • 1/04/2024

    Kaleminize ve yüreğinize sağlık hocam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hasan ILDIZ

02.10.1960 yılında Alaşehir’de doğdu. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Türk Dili, Çağdaş Türk Dili, Öğretmen Dünyası, ABC, Ege Layf, İnsancıl, Lacivert, Kurgan, Bireylikler, Yaba Edebiyat, Tümolos, Kasaba Sanat, Kurşun Kalem, Varlık, Yasak Meyve, Şiirden, Edebiyat Ortamı, Yedi İklim, Töre, Amanos, Beşparmak, Kasabadan Esinti, Kara Yazı, Şehir Edebiyat, Tay, Aşkın E Hali, Mavi Yeşil, Akatalpa, Dergâh ,Caz Kedisi,Çinikitap dergilerinde 1985 yılından beri şiirleri yayınlanmaktadır. 2006 yılında Kültür Bakanlığı ve Türk Edebiyatı Vakfı’nın ortaklaşa düzenlediği “Türk Dünyası Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda “Sürgün” adlı hikâyesiyle 3.lük ödülü aldı. 2007 yılında Ümraniye Belediyesinin açtığı hikâye yarışmasında “Şeteret Ana” hikâyesiyle mansiyon ödülü aldı. 2008 yılında Mustafa Necati Sepetçioğlu adına düzenlenen hikâye yarışmasında “Gül Satan Çocuk” adlı hikâyesiyle mansiyon aldı. 2011 yılında İLESAM(İlim ve Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) ve Akçağ Yayınevinin ortaklaşa düzenlediği Roman, Hikâye ve İnceleme dosyası yarışmasında, ”Ölmeye Vatan Yahşi” adlı hikaye dosyasıyla birinci oldu.