TARLADAN OKULA ÖZLEM

TARLADAN OKULA ÖZLEM

TARLADAN OKULA ÖZLEM

Aylardan Nisan. Yeni yılda yağmurlar epey yağdı. Bu yıl çok bereketli gelmişti anlaşılan. Suzan ve ailesinin upuzun, uçsuz bucaksız tarlaları vardı. Bu tarlalar yeniden ekilecek daha sonra da işler devam edecekti. Artık bunlar rutin haline gelmişti. Yirmi beş yıllık hayatı boyunca tüm zamanı bu tarlada geçirmişti. Bebekken bu tarlada kundakta uyumuş, çocukken burada koşup oynamış, genç kız olunca da bu tarlada ailesine yardım ediyordu.

Bu coğrafyada aile varlıklı ise çocuklar bundan güç bulur; artık başkaldırıp okumak için ısrarcı olurlar, anne baba da okula yazdırırdı. Daha geçen gün köydeki en yakın arkadaşı Ayşe de okullu oldu. Ailesi de zengindi tabi. O günden sonra Ayşe’yi görmez olmuştu. Gündüzleri okul, akşamları da ev ödevleri derken buraya gelmesi de zordu zaten.

Suzan’ın anne ve babası okul yüzü görmemişti. Ama yine de kızlarını ilkokula kadar okutabilmişlerdi. Maddi yetersizlik baskın gelmişti o dönem. Bu durumdan bazen mutluydu, bazen de mutsuz. En azından ‘okuyabiliyorum’ diye kendini avuturdu. Bu avutmak ona çoğu kez yetersiz geliyordu. Özellikle hafta sonları arkadaşı Ayşe’yi görünce bu durum tamamen tepe taklak oluyordu. Onunla konuşunca ‘okuma aşkı’ yeniden körükleniyordu.

Tabi bu okuma isteğini ailesine açmadı. Çünkü açınca biliyordu ki yine parasızlık okumasına bir sebep olacaktı. Günler günleri kovalarken tarlanın ekim zamanı gelmişti. Tarla uçsuz bucaksız… Çalışmak için bir dünya insana gerek vardı. Elde avuçta para olmayan babası yine abisinden borç aldı. Bu ay da borç ile geçim olacaktı.

Çevre köylerden buraya kadar gelen mevsimlik işçilerin her biri ayrı asgari ücret istiyordu. Net bir miktar söylese yine de sözünü dinletemedi. ‘Biz uzak yerden geldik, bizim dediğimiz olmayacaksa bir daha bizi çağırmayın’ diye konuştu her biri. Yine beklediklerinden fazla para verecekti bu çalışanlara. Ama yapacak bir şey yoktu. Tarlaların boşta kalması demek sonrasında daha fazla masrafa neden olurdu.

Çevre köylerden yaklaşık olarak yedi kişi bulmuşlardı. Geçen aylara göre bu sayı çok çok azdı. Geçen ayların biriken borcunu ektikleri mahsulün geliri ile ancak kapmıştı Necmettin. Elinde avucunda kalan parayı da işçilere vermek yanlış olacağı için on işçi sayısını yedi sayıya indirmeyi daha doğru bulmuştu. Bu yedi kişinin yanında; Suzan, babası Necmeddin, annesi Nermin ile beraber yine on kişiye tamamlanmış oldu.

Günün erken saatlerinde uyanmaları gerekiyordu. Bu nedenle erken uyumak lazımdı. Gelecek olan işçileri nerden, saat kaçta alacaklarını tek tek akşam hazırladı babası. Fazladan geçirilen bir dakika bile tarlada daha fazla çalışmak demekti. Akşam saat 10 civarı ev derin bir sessizliğe gömülürdü. O gün de aynısı oldu. Sabah erken uyanacakları için erken uyuyup dinç kalkmak lazımdı.

Sabah ilk uyanan Suzan oldu. Gözlerini açtığında odası güçlü bir ışık tarafından aydınlatılıyordu. Dolunay görünümündeki ay tüm enerjisini Suzan’ın odasına doldurmuştu. Hiç ışığı açmasına gerek kalmadan sabahlığını bulup üstüne geçirdi. Odasının kapısını dikkatle açıp elini yüzünü yıkamak için banyoya gitti. Banyo ise odasının tam aksine zifiri karanlıktı.

Her zaman karanlıktan korkardı Suzan. Sanki bu güçlü karanlık içerisinde kuvvetli bir yaratık onu izliyor da onun en zayıf anını kolluyor gibi hissediyordu. O nedenle akşam veya gece evin bir ucundan diğer ucuna giderken tüm odanın ışıklarını açıp işini halledince teker teker geri kapatırdı.

Elini yüzünü yıkadıktan sonra birbirine karışmış sarı saçlarını güzelce taradı. Sımsıkı bir atkuyruğu bu güne iyi gidecekti. Mutfağa geçip kahvaltılıkları çıkarmaya girişti. Çıkartırken annesinin kendisine doğru yaklaşan sesini duydu. Onlar da uyanmaya başlamıştı. Bu iyi bir şeydi. Uyandırmayı sevmiyordu çünkü. Çayı hazırlayıp sofrayı kurdu. Annesi babası da çoktan mutfağa gelmişti. Annesi:

‘Günaydın kızım. Erken uyanmışsın’ dedi. Suzan annesinin daha uyanamadığını düşündü. Çünkü her zaman önce uyanan kişi kendisiydi zaten. Yine de sabah sabah onu bozmak istemedi. O da karşılık olarak:

‘Günaydın annecim. Hadi kahvaltıyı hazırladım. Başlayalım hemen.’

Babasının konuşmaması biraz garipti. Normalde her zaman ilk günaydın diyen annesi değil babası olurdu. Uyanamadı herhalde diye düşünüp aldırış etmemek en iyisi diye düşündü. Aslında bu saate sıcak yataktan kalkmak cidden çok zahmetliydi. Babasına hak verdi. Ama içindeki azim ve gayret onu her zaman yataktan uyandırıyordu.

Kahvaltı iyice ilerlerken kimse konuşmuyordu. Herkes uyanmaya ve karnını doyurmaya odaklanmıştı. Üç beş bir şeyler atıştırmakla geçiştirilecek bir sabah değildi bu gün. Yaklaşık olarak yedi sekiz saat çalışacaklardı. Ama babasının uyanmakla alakalı bir sorunu yok gibiydi. Onun başka bir sorunu vardı. Belki kendi içindeki o yakıcı özlem babasında ‘pişmanlık’ ile yoğrulmuştu. Bunu uzun zamandır düşünüyordu Suzan.

Çok zaman evvel karşılıklı oturup kahve içerken söylemişti babası: ‘Seni okuldan almakla pişman oldum.’ Demişti. Sebebini sorduğunda ise; ‘senin arkadaşınla olan konuşmalarını bazen duyuyorum. Her bir kelimen hasretle, özlemle kavrulmuş. Sana verdiği her kitabı okurken parlayan o gözlerini görmek benim yüreğimi çok acıtıyor.’ Demişti.

İyi de o zaman neden almışlardı okuldan? İşte babasını her üzgün gördüğünde bunu düşündüğüne inanıyordu. Okula olan özlem şöyle bir köşede dursundu. Onu bekleyen asıl mesele vardı. Ailesi, onun evde oturmasını istiyordu. Ama o kitap almak, kendi harçlığını çıkarmak ve parasının büyük bir kısmını okula ayırmak için çalışmak istiyordu.

Kahvaltı bu süre içinde bitti. Anne ve babasıyla birlikte hazırlanıp diğer işçileri almaya gittiler. Beraber çalışacakları işçileri pek tanımıyordu. Tanımasına gerek de yoktu. Traktörle gittikleri bu yol baya bozuktu. Yarı çukurlu, yarı taşlı yol epey insanı sallıyordu. Yaklaşık yarım saatlik yolun ardından işçileri toplayıp dönüş yoluna geçtiler.

Artık güneş tamamen mavi gökyüzünde yerini almıştı. Hava yavaş yavaş ısınıyordu. Son virajı da aştıklarında tarlaya gelmiş olacaklardı. Yaklaştıkça heyecanlandı Suzan. Alt tarafı tarlada çalışmaktı. Neden heyecanlanmıştı? Tarlada işleri bitince alacağı parayı düşünüyordu daima. Bunu düşünmek tarladaki boş konuşmaları kulağında sessizleştirip mutluluğunu coşturuyordu.

İlk kazmayı toprakla beraber havaya kaldıran Suzan oldu. Annesi çevre köylerden gelen kadınlar ile sabah sabah onu bunu çekiştirmeye başlamıştı. Hâlbuki bekleyen onca dönüm arazi varken… Babası yine kızacak, sinirlenecekti. Neyse ki onlar da girdi bahçeye. Şimdi tam kadro çalışmaya başladılar. Suzan yine en önde; sürünün çobanı gibi gidiyordu. Belki gelen kadınlar ona garip garip bakıp hakkında kötü şeyler düşünüyordu ama bu onun için bir sorun değildi.

Onun hayatla ve kendisiyle bir mücadelesi vardı. Adeta toprakla yarış yapıyordu. Sanki o çalıştıkça her kazmayı vuruşunda iki üç adım ötesi onun için hazırlanıp yapılmış gibi işleniyordu. Çalıştıkça gücü artıyordu. Küçüklüğünden beri bu tarlayı karış karış biliyordu. Nerde hangi taş, çukur, yükseldi hepsi ondan sorulurdu. Saatler ilerledikçe kadınların sesleri de çıkmamaya başladı. Yoruldular elbet. Bu durum Suzan’ın işini daha da kolaylaştırmıştı. Kulağını onlara kapatmıştı ama insanlık hali ister istemez duyuyordu.

Saat 12.00 olunca öğle yemeği için paydos verdiler. Tarlaya ilk giren Suzanken yine çıkan o oldu. Bu gün ki öğle yemeğinde; akşamdan ayırdıkları nohut yemeği ve yanında katık olsun diye pilav vardı. Bir de birkaç dilim ekmek… Herkes kendi önüne açtı sofrasını. Kendi rızkını çok nadir paylaşırlardı.

Yemeği Suzan pişirmişti. Evdeki yemekleri de genelde Suzan yapardı zaten. Yemek yapmak en sevdiği aktivitelerden biriydi onun için. Yemeği lezzetlendirmek için bir şeyler eklemek onun için çiçeğe su vermek gibiydi. Çünkü ikisine de hayat veriyordu. Bunları düşünürken yüzünde bir tebessüm oluştu. Tebessüm ettiğini fark eden annesi:

‘Kızım, hayrola? Bu saate şu ortamda gülecek ne var? Diye sertçe konuştu.

Ne gerek vardı bu kadar azarlar şekilde konuşmaya? Sabah kendisi onca iş onları beklerken çene çalmaya gelince doğruydu da şimdi kendisi gülünce suç mu olmuştu? Gülümsemeyi bıraktı Suzan. Hiddetle kaldırdı sofrasını. Zaten de aç değildi. Bu durumu gören babası bir şeyden haberi olmadığı için kızının sofrasını topladığını görünce:

‘Kızım, düzgünce ye yemeğini. Az yersen bünyen zayıf düşer. Bak daha çalışmamız lazım.’ Diyerek kızını ikna edeceğini düşündü. Ama Suzan annesine biraz kızmıştı. Aslında kızmaktan ziyade yeniden işine devam edeceği için biraz da mutluydu. Onun için geçen her bir dakika eksik çalışma demekti. Sofrasını çantasına tıkıştırdı. Eldivenlerini giyip koşa koşa tarlaya daldı.

Necmeddin, son zamanlarda kızının eşi Nermin ile olan konuşmalarına şahit oluyordu. Nermin hanım, daima Suzan’ı azarlıyordu. Suzan ise hiç umursamıyor yaptığı şeye devam ediyordu. Görünüşe bakılırsa şimdi de öyle yapmıştı.

Yeniden çalışmaya geçtiklerinde çoktan iş başı yapmış olan Suzan ile ekip arasında yetmiş metre fark vardı. Bu açıklık Suzan için gurur kaynağıydı. Çünkü kazandığı parayı en çok o hak ediyordu. Ona göre annesi ve diğer kadınlar oyalanmak ve boşa zaman geçirerekten başka bir şey yapmıyordu.

Babası onlardan tamamen farklıydı. Sessiz sakin çalışan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan bir adamdı o. Çoğu kez de türkü söylerdi. Türkü Necmettin’in en sadık dostuydu. Ne onu yarı yolda bırakır ne de ihanet ederdi. Bu tarlada da az türkü de söylememişti.

Türkü söyleyecekti söylemesine de ne söyleyecekti? Gittikçe artan kavurucu sıcak, kadınların bitmek tükenmek bilmeyen sesleri düşünmesine engel oldu. Hevesi kaçtı. Kızına ilişti gözleri. Suzan’ı, biricik kızı, ilk göz ağrısıydı o… Onun bu çalışma hırsının tek nedeni okula gitmekti bunu biliyordu.

Onun köydeki arkadaşı Ayşe ile sohbetlerini çoğu kez şahit olmuş, kızının okula olan isteğini görmüştü. Kızı için her şeyi yapardı. Ama şu maddi yetersizlikler, geçim derdi onun belini büküyordu. Her şey bu kadar pahalıyken kızına ayıracak parasının olmayışı kalbini parçalıyordu.

Ama her şeye rağmen karar vermişti; gerekirse tarladaki şu üç beş kadının parasını biraz geç verecek, yine de kızının yüzünü güldürecekti.

Tarlada bir gün daha son buldu. Epey yorulan kadınların yine sesleri kesilmişti. Enerjilerinin çoğunu güneş yemişti zaten. Suzan da bitap düşmüştü bu gün. Bedeni yorgundu; özellikle sırtı kopmuştu ama para kazandığı için mutluydu. Yorgunluk nasıl olsa uyuyunca veya iki üç gün içinde geçecek bir şeydi. Tüm eşyaları kasaya atıp yerleştiler. Güneş dağların arasına sarılmış gittikçe gözden kayboluyordu. Güneş kayboldukça yerini serinliğe ve soğuk havaya bıraktı.

Ceketine sarıldı Suzan. Böyle havaları sevmezdi. Yüzüne ve oradan da boynuna çarpan soğuk rüzgâr onu gıdıklar gibi dokunur sonra da üşütürdü. Bu kadar yorucu bir günün ardından sadece uyumak en iyisiydi. Tabi ki hayallere dalarak. Taşlı yolda bata çıka ilerlerken uzaklara daldı. O da yeniden okula devam edecekti. Gidenler aşağı kalır yanı da yoktu.

Dedesi olsa onun böyle tarlada çalışmasına izin vermezdi. Kendi gönül rızası ile çalışıyordu tabi. Ama tarlada çalışarak kazanacağı parayı eline harçlık olarak verebilecek zenginlikte biriydi. Geçen kış kaybetmişlerdi onu. Geçimlerini sağladıkları bu tarla da ondan kalmıştı zaten. Babası sadece biraz daha geliştirmişti.

Suzan, daha kundakta çocukken dedesi onu kucaklayıp tarlayı gezdirmişti çoğu kez. Nerden bilecekti ki kendisinin vefatının ardından torunun kendisi gibi bu toprakları karış karış bileceğini? Daima ‘ bu kız okuyacak!’ derdi. Hatta okuma yazma öğrenmesi için kayıt yaptırmaya giderken o öncü olmuş; Suzan’ın elinden tutmuş, beraber gitmişlerdi okula. Bunu düşününce içi burkuldu.

Dedesi şimdi hayatta olsaydı Suzan şu an sıcacık odada ders çalışıyor olacaktı. Böyle düşündüğü pek çok zamanda dedesini suçlardı? Hâlbuki ne suçu vardı adamın? Birden çıkan sinir patlaması işte. Onun varlığı hatta şu an yokluğu bile onlar için değerliydi. Bu tarla sayesinde geçim sağlanırken ona laf saymak doğru değildi. Ona daima şükredecekti.

Bu tarla Suzan’ın büyümesine, koşup oynamasına aracı olan şeydi. Tüm bunlara yardımcı olduğu gibi okumasına da yardımcı olacaktı. Belki yakın zamanda olacaktı bu belki de birkaç yıl sonra. Ama mutlaka olacaktı.

 

Önceki yazımı da okuyabilirsiniz:

YEMEK İÇİN YAŞAMAK,YAŞAMAK İÇİN YEMEK

 

Editör: Mesude Bozkurt

Baş Editör: Elif ÜNAL YILDIZ 

 

Yorumlar (2)

  1. Aysel Gedik
    • 3/04/2024

    Çok teşekkür ederim Yıldız hanım. Evet devamı gelecek...

  2. Kalemine sağlık devamı gelecek mi? Merakla okudum Suzan ı...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aysel GEDİK

04.03.2001 Yılında Adana/ Seyhan da doğdum. Sevdiğim ilk ve ortaokuldan mezun olduktan sonra lise sınavının ardından yine sevdiğim lisede okumaya başladım. Gıda teknolojisi bölümü mezunuyum. Üniversite eğitimimi Mersin üniversitesin' de yine aynı bölüm olan gıda teknolojisi bölümünü kazandım. Bölümümden onur öğrencisi olarak ayrıldım. Şu an sanat galerisinde çalışıyorum. Aynı zamanda fotoğrafçıyım. Birkaç dergide öykü yazıyorum. Kendimi geliştirmek ve daha iyi olmak hep hedefimdir.