SÖZCÜKLER

SÖZCÜKLER

SÖZCÜKLER

Jean Paul Sartre’nin bir kitabının adıdır, sözcükler. Burada çok fazla felsefi söylem içerisine girmek değildir isteğim. Sadece sözcükler söz konusu olduğunda aklıma gelen bir soru var, onu irdelemek istiyorum. ‘Kaç sözcükle düşünmeyi öğreniyoruz? ‘

        Ankara Üniversitesi’nde yabancı öğrencilere dilimizi öğretmek için kurulan ve kısa adıyla TÖMER olarak bilinen kurumun yaptığı bir araştırmayı gördüm geçenlerde. Bu araştırmaya göre: Amerikan ilköğretim okullarının ders kitaplarında kullanılan sözcük sayısı 71.681, Almanya’da 70.400, Japonya’da 44.224, İtalya’da 30.193, Suudi Arabistan’da 13.579 imiş. Türkiye’de ise bu rakam 7.260. Bu da demek oluyor ki ilköğretimi bitiren çocuk bu kadarcık sözcük hazinesiyle çıkıyor yaşam yoluna.

“Severim sözcükleri. Tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler. Dizlerimde oturan altı kutsal portakaldır onlar. Sözcükler ağaçlardır, yaz’ın bacakları ve güneş, ve onun tutkulu yüzü.” diyor Anne Sexton bir şiirinde.

Bir başka şair Roque Dalton:

“Som sözcükler istiyoruz ki dirensin gecenin ortasına dünyanın yeni rüzgârlarına sözcükler doğar temellerden sözcükler doğar bina temellerinden kaya gibi sert boyun eğmez sözcükler.

Sözcükler yetmez konuşmaya hazırlık için bizim tez canlı dünyamızda ama susuzluğun nedenlerini gösterir, çığlık, duyurur “Yeter!” diye açlığı sömürünün karanlığına karışırken öfkesinin ışığı.

Sözcükler istiyoruz uyanışın şarkısı için.”

    Ne güzel anlatmış değil mi bu şiir sözcüklerin önemini? Düşünsenize bir gün, sırf kullanmadığınız için sözlüğümüzdeki bazı sözcüklerin silindiğini, yok olduğunu. Hele bir de kullandığımız sözcükler dahil pek çoğunun yaşamdaki karşılıkları silinirse ne olacak? Soru olarak duymak bile can sıkıcı iken Türkçe yazık ki böylesi bir durum ile karşı karşıya bırakılmış durumda.

    Sözcüklerin yaşamımızdaki varlığı son derece önemlidir. Onlar olmadan düşünemeyiz, kendimizi ifade edemeyiz her şeyden önce. Sözcüklerin azalması yalnız düşünce özgürlüğü boyutuyla değil, buna bağlı birçok konuyla ilgili de bir yığın soru getirebilir akla. Ki düşünce özgürlüğüyle ilgili olanları en basitleri aslında.

    Sözcük hazinesi zengin olduğunda, düşünce de zenginleşecek ve düşünceyi açıklama özgürlüğü daha da çok anlam kazanacak. Elbette, düşünce özgürlüğünün sınırlanmasına karşı çıkmak gerekecek böylesi bir durumda. Ne var ki, her türlü düşüncenin serbestçe açıklanabildiği, ama açıklanan düşüncelerin ne kadar gür ve yüksek sesle ifade edilirde edilsin, içerik bakımından bütün derinlikleri anlatmaktan yoksun kaldığı ortamlarda yine de özgürlük hep sınırlı kalacaktır.

Bakın yine sözcüklerin ve sözcük hazinesinin gücü çıkıyor ortaya. Ancak düşünce özgürlüğü ve bu alandaki zenginlik kapitalist düzenin en karşı çıktığı şeydir ki bu nedenle öncelikle ele geçirmek istedikleri ülkeleri dillerinden yoksun hale getirmeye çalışırlar. Ülkemize yapılmaya çalışılan da budur.

  Peki ya eğitim sistemimizdeki dil ikiliği? İnsanlarımızın bir kısmı öğretim dili zengin dillerin kullanıldığı okullarda yetişince ne oluyor? Evin içinden başlayarak sokaklara, meydanlara, kalabalıklara doğru uzanan bir sorun yok mu? Çocuk anadilini, adı üzerinde annesinden öğrenir. Yalnız okul öncesinde değil, sonraki aşamalarda da böyledir bu.

Sözcük ve düşünce zenginliği ne kadar yüksek olursa olsun bir annenin bunları çocuğuna net olarak aktarabilme şansı yazık ki yoktur. Çünkü kişiliğinin oluşmaya başladığı en kritik dönemde çocuk, annenin zengin dil hazinesi ve iyi yetişmişliği ile çevrenin sınırlı dil hazinesi ve kültürsüzlüğü arasında kalmaktadır.

Bu da çocuğun sağlıklı gelişimi yönünde engel oluşturmaktadır. Bir de burada annenin israf edilen birikimi de söz konusudur.

   Bunun gibi pek çok şey yazılabilir veya akla gelecektir mutlaka. Toplumun iyi yetişmiş seçkinleri ile halk yığınları arasındaki düşünce aktarımında da söz konusudur bu durum. Bu seçkinler ya toplumlarından kopup başka ufuklara yelken açıyorlar ya da kolayına kaçıp iletişimin mümkün olduğu sığ sularda yüzüp durmaktadırlar.

Halk ile aralarında bir bağ asla kurulamamaktadır. Böyle olunca da sözcük hazinesi zengin bir dil yaratmak, ülkenin kültür düzeyi kadar demokrasisinin kalitesi bakımından da büyük önem kazanmaktadır.

    Sözcük hazinesi zengin bir dilin yaratılması ise, dil kurumlarının, edebiyat ve sanat çevrelerinin olduğu kadar, hatta onlardan daha çok üniversitelerin işidir. Çünkü dil, ayrıntılı kavram farklılıklarıyla ve bilimsel anlatım titizliğiyle orada gelişir.

   Dünyanın en güzel dillerinden ve sözcük hazinesi en zengin olanlarından biridir Türkçemiz. Bu nedenledir ki onun daha fazla yozlaştırılmasına izin verilmemelidir. Üniversiteler, dil kurumları, edebiyat ve sanat çevreleri ortak hareket etmeli ve bu gidişata bir son verilmelidir. Bizim başka dilimiz ve ülkemiz yok. Sahip çıkalım.

Yazar: Arzu KÖK

Genel Yayın Yönetmeni: Elif Ünal YILDIZ.

Editör : Hakan DİNÇAY

Yazarın Diğer Yazdıklarını Görmek İçin Tıklayınız.

 

 

Yorumlar (1)

  1. Bekir SEVİK
    • 18/05/2024

    Çok önemli bir konu, çok ayrıntılı anlatım. Kaleminize sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arzu KÖK

İskenderun/Hatay doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimimi İskenderun’da aldıktan sonra Ankara Üniversitesi’nde Matematik okudum. Üniversite ile başlayan ve yıllardır süregelen bir Ankaralıyım artık. İlkokul, ortaokul ve lise çağlarımda başlayan okuma sevdam ve sonrasında aldığım ilçe, il ve Türkiye çapındaki derecelerim ile hız kazandı bu serüven. Uzun yıllar Ulus Gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Pek çok dergide şiir ve makalelerim yayınlandı. Hâlâ da okumaya ve yazmaya devam ediyorum. Ben kendimi çok okuyan az yazan biri olarak tanımlarım genelde. Çünkü okudukça doluyor, doldukça boşalıyor ve yazıyorsunuz. Özgür Sanatçılar Derneği Başkanı’yım. Başkent Postası Tv de uzun bir dönem ‘Sanattan Yansımalar’ isimli bir program yaptım.