HÜMANİST GELENEK

HÜMANİST GELENEK

HÜMANİST GELENEK

   Hümanizm; “insanın eğitilme ve gelişme yeteneğine olan inanca, kişiliğine ve onuruna duyulan saygıya dayanan; onun yaratıcı güç ve yeteneklerinin tüm yanlarıyla gelişmesine, özgürce çalışıp serpilmesine ve insan toplumunun daha üst düzeydeki aşamalara genişleyen özgürlüklere sahip olmasına yönelik düşünce ve çabaların tümü” olarak tanımlanır.

    Bu tanımda hümanizm; hem dar, hem de geniş anlamda çok güzel bir şekilde tanımlanmıştır. Hümanizm önce Ortaçağ skolastiğine ve Katolik Kilisesi‘ne tepki olarak ortaya çıkmış, sonra ve ondan daha radikal biçimde insan ilk kez kendi varlığı üzerinde düşünmeğe başlamış ve dünyanın yorumlanmasında merkezi bir rol üstlenmiştir.

   Aslına bakarsanız hümanizm, Ortaçağ skolastiğine ve Katolik Kilisesi’ne tepki olarak ortaya çıkmasından ötürü, burjuva ideolojisinin ilk aşaması sayılır. Burjuvazinin ve halk kitlelerinin, özellikle 18. yüzyılda feodalizme karşı verdikleri sınıf mücadeleleri, hümanist düşüncenin gelişmesini sağlamıştır.

    Beş yüzyıldır tarih sahnesinde olan hümanizm olgusu, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmenin sağladığı bireysel ve toplumsal bilinçlenme ile sürekli olarak yeniden yorumlanmış ve çağına uygun yeni değerler kazanmıştır.

   Böylece Boccaccio‘dan, Erasmus‘tan, Thomas Münzer’den başlayıp, Rousseau, Voltaire, Lessing ve Goethe ile süren, Hegel, Fuerbach ve Marx’da doruk noktasına ulaşan bir gelişim çizgisi ortaya çıkmaktadır. Hümanist geleneğin çizgisi bugün de geçerliliğini sürdürüyor.

    İki dünya savaşı, faşizm, sosyalizm, atom bombası, uzay yolculuğu ve bilgisayar deneyimlerini edinmiş insanlık, bugüne kadar elde ettiği kazanımlarla yetinecek bilinç düzeyini çoktan aşmıştır.

  Doğa ve toplum bilimlerindeki gelişmeler sonucu ulaşılan bugünkü bilgi birikimi ile geçmişin yorumlanması daha sağlıklı yapılabildiği gibi, eldeki kazanımların toplumsal ve bireysel hayatta etkin kılınması uğruna verilen mücadeleler, geleceğin doğru olarak kavranılmasına da yardım etmektedir.

   Böylece hümanizm, 15. ya da 18. yüzyılla sınırlandırılabilecek bir eğitim hareketi olmaktan çıkmış ve geniş bir anlama kavuşmuştur. Çağımızın talepleri açısından artık iyice anlaşılmıştır ki, ne Rönesans sadece Leonardo Da Vinci’nin üstün yapıtları demektir, ne de Martin Luther’in tezleri tek başına Reform hareketinin nedenini oluşturur.

“Özgürlük-eşitlik-kardeşlik”, slogan olarak ilk ortaya atıldığı yıllarda bile mutlak ve kalıcı olmamıştır. Shakespeare ile sanatın, Kant ve Hegel’le felsefenin, Enstein’le bilimin bütün kaleleri fethedilmiş değildir. Marx ve Engels’in yazdıkları kitap sayfaları arasında kalmamıştır.

“Burjuva-eleştirici gerçekçilik” üzerinde yoğunlaşan şüpheler, sanat faaliyetinin hayat gerçeğinin anlam kazanmasında daha yetkin düzeye gelebileceğini ispatlama yolunda ilk adımlar olmuştur.

   Hümanist geleneğin ayakta tutulmasında ve geliştirilmesinde, insanlığın kültürel alanda elde ettiği başarılar birer temel taşıdır. Çünkü, kültür, doğanın ve toplumsal hayatın insan tarafından işlenmesi ve geliştirilmesi olarak tanımlandığında insanın, doğa güçlerine ve kendi toplumsal birlikteliğinin getirdiği sorunlara karşı verdiği mücadele onun kültürel gelişimini yansıtır.

    Birey faaliyet ve üretim alanı olarak bu mücadele sırasında önemli görevler üstlenen bilim ve sanat, insan yaratıcılığının geçmişi ve bugünü sonuçlandırmakla kalmayıp, geleceği de içeren özelliğine en somut iki örnektir. Bilimsel yaratıcı özne, kural gereği bilimsel araştırmanın sonuçlarında belirir; sanat eserinde ise, sanatçının kendine özgü, orijinal ve tekrarlanamayan kişiliği görece olarak dolaysız biçimde ortadadır.

   Sanat yaratımı ise, büyük ölçüde sanatçı kişiliğin bütün yanlarını zorlayan ve bu kişiliğin hayal gücünü harekete getiren bir heyecana dayanmaktadır; bu heyecan, alışılmışın dışında, bir nesnenin, bir fikrin, bir amacın neden olduğu sarsıntıdır. Gerçeğin estetik olarak kavranması ve bir imaja dönüştürülmesi için zorunlu olan heyecan, akılcı süreçle iç içe gelişir. Çünkü, yaşanılanın çelişkilerini algılamakla kalmayıp onları dış dünyaya aktarmak, belli bir bilinç düzeyinin varlığı ile mümkün olabilir ancak.

   Bilinçsiz heyecanın, bilinç düzeyine erişerek akılcı bir biçim ve içerik kazanması (veya tersi), insanın doğayı ve kendisini değiştirme ve geliştirme çabası içinde önemli bir atılımdır. İnsan nesnel doğayı değiştirirken yalnız elleriyle faal olmayıp, ihtiyaçları, heyecanları, duyguları ve düşünceleriyle de faaldir.

   Estetik faaliyet nesnel gerçeği yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda kendi gerçeğini de ortaya koymak zorunluluğunu içerir. Bu durumda, sanatçıya özgü yaratıcılık; değerlendirme, yeniden kavrama, biçim verme, elle tutulur duruma getirme ve çeşitli görünümlerin, zıtların birliğini gösterme çalışmasıdır.

   Hayatın böylesine içinde olan sanatsal yaratıcılık, tek başına bireysel bir yeteneğin ifadesi değildir. Bu gerçeği ortaya çıkarmak, çok yönlü, karmaşık bir sürecin ürünü olan sanat eserini yorumlamak, gelişigüzel bir yaklaşım yerine belli bir sistem içinde hareket eden ve belli kurallara dayanan bir yöntem ister.

   Bu yöntem, bir bilim olarak estetik kavrayışa dayalı bilimsel eleştiri yöntemidir. Bu özelliği ile eleştiri, bilim ve sanatın örtüştüğü bir alan olarak çıkar karşımıza. Bireyin ve toplumun gelişmesini, yaşanılan çağın çatışmalarını en kapsamlı ve en kavratıcı biçimde sergileyen sanat türü ise söz sanatıdır.

   Edebiyat faaliyetinin kültür ve sanat hayatının oluşmasındaki büyük etkisi, okuyarak bilgilenmenin, görerek ve duyarak bilgilenmeden daha köklü olmasındandır. Bir sanat dalı olarak edebiyatın bu özelliği, faşistler tarafından da çoğu zaman çarpıcı bir biçimde kullanılmıştır.

    Elbette ki, faşistler edebiyattan ve sanatın diğer dallarından, kendi ideolojilerini toplumun bütün sınıf ve katmanlarına yaymak ve güçlendirmek amacıyla yararlanmışlardır. Bu yolda, kendilerine özgü bir sanat anlayışı ve hatta bir eleştiri yöntemi geliştirmek dahi istemişlerdir. Böylece, zengin bir kültür birikimine sahip olan edebiyat, zaman zaman faşistlerin elinde değiştirilmiş, bozulmuş, tahrif edilmiş ve sanki yeniden yazılmıştır.

   “Doğa, öncelikle zayıfın her durumda korunması ve elinden tutulması gerektiğini söyleyen insanlık (Humanitaet) kavramını tanımamaktadır. Bu dünyayı biz insanlar yaratmadı; bizler, bu gezegende küçücük bakteriler veya basilleriz.” Sözleri Naziler’in sanat ve sanat eleştirisi konusunda temel çıkış noktaları olmuştur. Onlar için Nazilerin iktidarı ele geçirdikleri tarih yani ve güzel olanın başlangıç tarihidir.

   Öyleyse yeni sanatın unsurlarının da geçmişte olması lâzımdır. Bir yandan, o güne kadar egemen olan sanat ve edebiyat anlayışını yıkmak, öte yandan, yenisini kurmak gerekmektedir. Yazarın görevi, -görüldüğü gibi- aslında politiktir. Çünkü onlara göre politika da bir sanattır, belki de var olan en yüce ve en kapsamlı sanat. Bugün ülkemizde bu sanatı çok iyi kullananlar da aynı yolda ilerliyorlar. Zira edebiyatımızın içinde bulunduğu durum incelendiğinde net bir çerçeve çıkacaktır ortaya.

   Kapitalist üretim ilişkilerinde bir anlamda ekonomik ve ideolojik çöküşün sonucu olan faşizm, politik açıdan, burjuva demokratik toplum sisteminin yürürlükten kalkmasıdır.

   Bir başka deyişle, faşizm, içinde yeşerdiği ortamın ekonomik işleyişine dokunmasa bile, üst yapıda bazı köklü önlemler almak zorunluluğunu duyar. Bu durumuyla kendi kendisini yadsıyan bir yanı vardır.

   Belli bir güçlülüğü de içeren bu zayıflığını örtmesi ve kendi sözde bütünselliğini koruyabilmesi için elindeki tek silah demagojidir. Bunu, toplumda yer etmiş geleneklere sarılarak yapar. Umutsuzluk ve kötümserlikle mistik bir havaya sürüklenmiş geniş kitlelerdeki özdeşlik krizini, kendi yapay özdeşliğini yaratarak örtmeye çalışır. Toplumların derin çelişkilerle dolu tarihi kendisi için zengin bir malzeme deposudur. Bu nedenle de önce sanat üzerine yoğunlaşılmalıdır.

    Bir defa eleştiri kavramı kaldırılmalıdır. Bunun içindir ki örneğin; sanat eleştirisinin yerini sanat raporu, eleştirmenin yerini ise sanat redaktörü almalıdır, onların mantığına göre. Sanat raporu, değerlendirmeden çok, ortaya koyma ve bu haliyle beğenip değer verme olmalıdır. Bu rapor, halka kendi yargısını oluşturma imkânı verdiği gibi, onu kendi görüş noktası ve duyumundan hareket ederek sanat eserleri hakkında bir görüş sahibi olma yolunda da teşvik etmelidir.

    Bunca sözün içinde bile kolayca anlaşılıyor ki, istenen eleştiri yöntemi, analizi bir yana bırakıp kelime ve cümle kombinasyonlarıyla belli bir duygu ortamı yaratmayı amaçlıyor. Böylece de şairâne olması gereken yorumların, ispatlayıcı yönünden çok, ifade gücü önem taşır hale geliyordu. “Sormak”, “öğrenmek” yasaklanıyor, onların yerine “inanmak” zorunlu hale getiriliyordu. Durum böyle olunca da korku dağları sarıyor, edebiyatçılar mücadeleden kaçıyor ve sisteme uyum sağlamaya başlıyorlardı.

   İnsanlığın iki bin yıldan fazla olan düşünce tarihi içinde sağlam kalan kazanımlar uzun mücadeleler ve çatışmalar sonucu elde edilmiştir. Bu nedenle, onların korunması kuşaktan kuşağa, çağdan çağa devredilen belli bir sorumluluk anlayışı ile mümkündür.

   İlerici düşüncelerin, güzel değerlerin ve yararlı bilgilerin yok olması ya da tersyüz edilmesi tehlikesi karşısında, her şeyden önce, böyle bir tehlikenin varlığından haberdar olmak gerekir. Bu, aslında somut olarak “faşizm” denen olguyu yakından tanımak demektir.

  İkinci olarak, eski kültüre (hümanist kültür birikimine) gerçek anlamda sahip çıkıp onu yanlış yorumlardan uzak tutarak insanlığın hizmetine sunmak güncelliğini kaybetmeyen bir görevdir. Bu görev, engin bir tarih bilgisi ve eleştirici bir kavrayış olmadan yerine getirilemez. Kültür ve sanat ürünleri, ancak gerçek sahiplerinin ellerinde hak ettikleri değerlere kavuşacaklardır.

   Yakın geçmiş göstermiştir ki, (örneğin edebiyatta) hümanist geleneğin -bir anlamda- önemsenmemesi, toplumların kendi tarihlerine yabancı kalmasına yol açmıştır. Hümanist gelenek, ancak bilimsel eleştiri ile, yâni tarihi ve diyalektik materyalist yaklaşımla anlaşılır, geçerliliğini korur ve zenginleşir.

  Sanat eserlerini eleştirenlerin, edebiyat bilimcilerinin görevi aynı zamanda tarihidir. Onların araştırmalarına konu olan eserler, bilinç alanındaki her görünüm gibi, maddi dünya tarafından belirlenmişlerdir.

  Dolayısıyla sorun, ürününün varlığının nedeni olan maddeyi bulup ortaya çıkarmaktır. Bir başka deyişle, maddi ile onun ürünleri arasındaki diyalektik etkileşim gözden uzak tutulmamalıdır.

  Eseri doğuran nedenleri ve onun karakterini anlayarak maddenin (toplumsal gerçeğin) üstüne atılan örtünün kaldırılması da ancak bilimsel eleştiri sayesinde mümkündür. Bu yaklaşımla sanatta gerçek, özne ile nesnenin birliği olarak kavranır.

   İşte bu nesne ile özne arasındaki birliği oluşturan bağları ortaya çıkarmak, bilimsel eleştirinin görevidir. Herhangi bir eserin incelenmesi ve açıklanması, insanın toplumsal gerçeği daha yakından tanıma ve değiştirme çabalarından ayrı düşünülemez.

    Bu nedenle bilimsel eleştiri, insanın gerçeği bilmesine ve değiştirmesine de katkıda bulunur. Tersini düşünürsek, toplumsal gerçeği ve gelişmeyi yakından görmesi ve anlaması, insana kendi estetik faaliyetinde eriştiği düzeyin bilincine varması imkânını da verecektir. Bilimsel eleştiri konusunda, hümanist gelenek tükenmemiş bir kaynaktır.

   Bu alanda kazanılacak köklü bilgiler, kültür ve sanat değerlerinin gerçek anlamlarıyla ayakta kalmaları için en sağlam güvencedir.

Arzu KÖK

Genel Yayın Yönetmeni: Elif ÜNAL YILDIZ 

 

Yorumlar (1)

  1. Bekir SEVİK
    • 18/05/2024

    Kaleminize sağlık Arzu Hanım (Hemşehrim) Aramıza hoş geldiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arzu KÖK

İskenderun/Hatay doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimimi İskenderun’da aldıktan sonra Ankara Üniversitesi’nde Matematik okudum. Üniversite ile başlayan ve yıllardır süregelen bir Ankaralıyım artık. İlkokul, ortaokul ve lise çağlarımda başlayan okuma sevdam ve sonrasında aldığım ilçe, il ve Türkiye çapındaki derecelerim ile hız kazandı bu serüven. Uzun yıllar Ulus Gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Pek çok dergide şiir ve makalelerim yayınlandı. Hâlâ da okumaya ve yazmaya devam ediyorum. Ben kendimi çok okuyan az yazan biri olarak tanımlarım genelde. Çünkü okudukça doluyor, doldukça boşalıyor ve yazıyorsunuz. Özgür Sanatçılar Derneği Başkanı’yım. Başkent Postası Tv de uzun bir dönem ‘Sanattan Yansımalar’ isimli bir program yaptım.