Atatürk’ün Kültürel Bağlamda Sanata Bakışı

Atatürk’ün Kültürel Bağlamda Sanata Bakışı

Atatürk’ün Kültürel Bağlamda Sanata Bakışı

“Milli kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesine çıkarmamız lazım” diyen Atatürk kendi kültür ve medeniyetimizden hiçbir zaman taviz vererek değil onu bilakis tamamen koruyarak ve daima yükselterek çağdaş medeniyet seviyesine çıkarmayı hedeflemiştir. Bundan dolayıdır ki, eğitimle ilgili bakanlığın adını koyarken de başında ‘Milli’ kelimesi getirmeyi ihmal etmeyerek Milli Eğitim Bakanlığı demiştir. Bu çok ama çok önemli bir konu olarak belirtilmelidir.

Bu anlamda yapılan en büyük devrimlerden birisi olan ve hatta en önemlisi olan Harf inkılâbıyla aydın-halk dili, yazı dili-konuşma dili arasındaki fark en aza indirgenmiş, ayrıca ülke çapında açılan “Millet Mektepleri” ile okuma yazma oranında hızla artma sağlanmıştır.

Kültür alanında yapılan inkılâpların içinde yeni yüksek öğretim kurullarının oluşturulmasını da görmekteyiz 1933’te yapılan üniversite reformu ile İstanbul Darülfünunu kaldırarak İstanbul üniversitesi kurulmuştur. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Devlet Konservatuarı, kültür alanında yapılan inkılâpların bir uzantısıdır.

Atatürk 25 Ocak 1923 Alaşehir’de yaptığı konuşmada ”Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdü” diyerek, yeni kurulan Cumhuriyetin gelişmesinin kültürel alandaki gelişmelere bağlı olduğunu belirtmektedir.

Atatürk, Türk tarihinde dil, tarih bilim ve kültür alanında yaptığı inkılaplarla da nesilden nesile unutulmadan fikir ve düşünceleri çağlara ışık tutan en büyük devlet adamımızdır. ‘Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim’ diyen Atatürk, eğitim ve öğretim aşamalarının önemini vurgularken başka bir ifadesinde ise “Eğitimdir ki, bir milleti hür, bağımsız ve şerefli olarak yaşatır yahut başka milletlerin esiri haline getirir.” diyerek millet için bilim ve eğitimin ne denli önemli olduğunu vurgulamıştır.

Atatürk’e göre ulus aynı kültürden insanların oluşturduğu bir toplumdur. Ortak kültür ulus olmanın temel ve değişmez koşuludur. Atatürk’ün tarih, dil ve güzel sanatlar konusuna önem vermesinin sebebi de budur. Bir toplumun kültürünü oluşturan temel öğeler ulusal birlik ve beraberliği sağlayan dili, tarihi ve sanatıdır.

Çağın dinamiğine ayak uydurabilecek aydın, duyarlı insan tipinin yetiştirilmesinde sanatın ne denli etken olduğunu anlayan; ” Bir ulusun kültür yaşının, o ulusun sahip olduğu sanat yapıtları ve sanatçı sayısı ile ölçülebildiğinin” bilincinde olan Atatürk, Modern kent mimarisinden tutunuzda dil, resim, heykel, müziğe kadar birçok alanda yapılması gereken kültürel atılımlara öncü olmuştur. Her alanda olduğu gibi sanat alanında da şaşılacak bir bilinçlilik örneği göstermiştir.

Atatürk, bilim sahiplerinin sadece malumat hamalı olmayıp, zamanda kültürlü olması gerektiğini savunmuştur. Atatürk ise kültürü; ” a) Bir insan toplumunun devlet yaşamında, b) düşün yaşamında, kısacası bilimde, toplumbilimde ve güzel sanatlarda; c) iktisat yaşamında, kısacası tarımda, zanaatta, tecimde, kara deniz ve hava ulaşımcılığında yapabildiği şeylerin elde edilen bileşimi” diye tanımlamış ve güzel sanatları, kültür içindeki bir öğe olarak kabul etmiştir.

O’nun ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ sözü de bilim adamlarının hayat yolunda ilerlerken hiçbir zaman şaşırmadan ve hiçbir karanlıktan korkmadan yürüyen yolcu misali her yerde bilim sayesinde kendilerine ve çevrelerine ışık verdiğini anlatmaktadır.

Atatürk teknolojinin son gereklerine göre bir “bilim devleti” olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza değin bağımsız yapısıyla yüksek ve yüce tutmak için her çabayı öncülük yapmıştır. Duygu, düşünce öneri özlem ve dileklerinin özgün dizgesi olan ilkeleriyle önderlik yaptığı Türk Devrimi’ni yaşama geçirmiş, askerlikten siyasete sanattan spora eğitimden ekonomiye her dalda ve her alanda yenilemeyi ve yenilenmeyi yeğlemiştir.

Kültürel bağlamda toplumu analiz ettiğimiz zaman karşımızda görülen realite de Sanat bir toplumun kültürünün ürünüdür. Kültür sözcüğünün anlamına baktığımızda ‘ ‘Bir toplumun yaşam düzeyini oluşturan bilgi, duygu, düşünce, dil, sanat ve yaşayış biçimlerinin tümü olduğunu görüyoruz.

Kısaca tek bir sözcükle açıklarsak ”Uygarlık”. Öyleyse bir toplumun sanatı o toplumun uygarlık düzeyinin göstergesidir. Cumhuriyeti oluşturan siyasal gereklerin yanı sıra manevi değerlere de sahip olmak gerektiğinin bilincindeydi. Bu manevi değerleri ise Kültür=Uygarlık adı altında toplamaktadır.

Dinginliği diriliği coşkuyu ve birlikteliği en soylu üretim olan sanatla elde ederiz. Değişik dalları insan yüreğini okşayan beynini serinleten bir etkinlik taşır. Beceri ustalığı duygu inceliği ve düşünce gücüyle örnek bir başarının kaynağıdır. İç dünyanın yansıma biçimidir. Çağların ve toplumların yansımasıdır, aynasıdır.

Sanat, çağının en gerçekçi tanığıdır. İnsanlığın ortak değerlerinin başında gelen sanatı bize veren yaşatan ve tattıran yaratıcı da sanatçıdır. Duygu ve düşünce yüceliğini kanıtlayan sanat, en doğruyu en doyurucu toplumsal gıdadır. Kültür öğesidir zenginliğidir kaynağıdır kurumudur.

İnsan siyasal bir yaratık olduğu gibi, uygar bir yaratıktır da. İnsanın siyasal yaratık olarak düşüncelerinin yapıtı, Devlettir; uygar duygularının yapıtı ise sanattır. Karakterlerinden çok, sanat örneklerini göz önünde tutarlar.

Devlet ve sanat kavramları birbirlerine kapalı da değildir. Sanat, gerçeklerini toplum vicdanından alır toplum ile bağıntısını yürütmeksizin, onu aynı ülkü istikametinde yüceltmek için çalışır.

Bir yaşama biçiminin yansıması olan sanat, insanın doğa ve yaşam içindeki bütün edimlerini kapsar çünkü Sanatsal olgulara duyarlı ve kavrayıcı bir gözle yaklaşmasını bilen siyasal liderler in bu kavrayış biçimi, onları, bu olgular karşısında daha etkin olmaya, yeri geldikçe bu olgulara ilişkin fikir üretmeye yönlendirir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlığı benimsemeye çalışması da bir “kültür değişimi” olayıdır. Arap ve fars kültürünü yaşayan Osmanlı’nın Türk kültürünü tanımayan ideolojisi yeni Türküye Cumhuriyeti’nin kültürü (ya da dili) ile yok edilecektir. Atatürk Devrimi’nin en belirgin özelliğinde kendine özgü yeni bir “kültür” yaratma başarısıdır.

Modern çağdaş ve tam bağımsız bu Yeni Türk Devleti’nin en önemli özelliklerinden biriside tasa ve kıvançta bir olan bu ülkede yaşayan bütün insanları kucaklayan milli kültür ve sanata değer veren bir devlet anlayışını geçerli kılmaktı.

Atatürk’ün güzel sanatlar alanında yaptığı en büyük hizmet özellikle güzel sanatların bazı dallarında, her türlü gelişmeyi imkânsızlaştıran engel ve yasaklar, ortadan kaldırılmış olmasıdır.

Atatürk, Türk milletinin duygu ve düşüncelerini sınırlayan çağdışı engelleri etkisiz hale getirerek sanat çalışmalarına yeni ufuklar açmıştır. Bunu kendine milli bir görev olarak benimsemiş ve bizatihi kendini olayının içine entegre etmiştir.

Bu anlamda Kültür ve sanat değerlerine önem vermiş tarih dil arkeoloji Güzel Sanatlar Tiyatro ve müzik konularında araştırma yapan birimler kurmuş bu alanlarda yapılan çalışmaları takip etmiş ve bizzat yönetmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında bile bu alanda çalışma yapacak kültür ve müze dairelerinin kuruması bu konuların onun için vatanın kurtarılması kadar önemli olduğunu göstermektedir. Atatürk’ ün sanatçı kişiliğini ortaya koyan başka bir yorumuna göre de;

“Sanatçı, kullandığı araç ne olursa olsun aynı zamanda toplumu harekete geçiren bir lider konumundadır. Bu bağlamda da Atatürk bir sanatçı kişiliğe sahiptir. Söylemleri, etkin sunuşu, kelimeleri seçişindeki özen karşısındakileri her zaman etkilemiş, mantıklı ve akıcı biçemi ile onları harekete geçirebilmiştir. Atatürk’ün, birçok yaptıkları ile o’nun sanatçı kişiliğini desteklemek mümkündür. Ancak bunları tek tek sıralamak, sayfalar dolusu kitap yazmayı gerektireceğinden, sanatçı yönünün kişiliğinin parçası olarak kabul edilmesi daha doğru olacaktır.”

Atatürk’ün güzel sanatlara verdiği önem Türk toplumunu kapalı bir Orta Çağ toplumu olmaktan kurtarmağa yönelikti. Türk uyanışını gerçekleştirme ve Türk milletini çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne yükseltme ülküsüne yönelen çabalar olarak değerlendirmek gerekir.

Cumhuriyetin Onuncu Yıldönümü münasebetiyle yaptığı kısa ve özlü konuşmasında, Atatürk’ün güzel sanatlara ayırdığı yer bu konuya verdiği büyük önemi gösterir. ‘Türk milletinin tarihi bir Vasfi da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.

Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirle besleyerek geliştirmek milli ülkümüzdür. Diyerek bu yöndeki düşüncelerini en veciz ve kuşku götürmeyecek bir şekilde betimlemiş ve aynı düşüncelerini her fırsatta dile getirmiş ve bu konudaki görüşlerini Ulusuna seslendiği 10.yıl nutkundadır.

“.. .Şunu da ehemmiyetle tebarüz etmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekâsını, ilme bağlılığını her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.” diyerek, ulus olabilmenin, uygar olabilmenin bilincine güzel sanatlarla varılabileceğini belirtmek istemiştir.

1936’da da şöyle diyor:” Güzel Sanatlarda başarı bütün devrimlerin başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı olmayan milletlere ne yazıktır. Onlar bütün başarılarına rağmen medeniyet alanında yüksek sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaktır.” diyerek tartışmasız çok net bir ifadeyle belirler ve yine başka bir sözünde sanat dallarının tarifini yapar.

“Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, name ile olursa musiki, resim ile olursa ressamlık, yontma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık. Olur.” Sanatkârlar toplumda uzun mücadele ve gayretlerinden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.

Devlet kurucusu olan Atatürk, aynı zamanda bir sanatçıdır. Yeni Türkiye Devletine modern Devlet örgütleri kazandırırken, yeni Türk sanatına, çağdaş anlamda gelişmesi ve ilerlemesi için, yeni bir espri getirmiş ve yeni bir yol açmıştır.

Sanatçı psikolojisine sahiptir. Sanatçı gibi ince ruhludur, düşüncelerine ve duygularına hâkimdir. Atatürk, sanatçı olduğu gibi özgürcüdür: Tabiatı ve hayatı bu özgürcü görüşle görmektedir. İlim ve sanatın konuları da bu noktalarla toplanmaktadır. İlim, tabiatı inceler, kanunlarını ve aralarındaki ilişkileri bulmaya çalışır.

Sanat ise tabiatı tefsir eder, güzelliklerini manalandırmaya çalışır Atatürk güzeldir güzeli sever güzelliği sever her şeyi sanatkârane düşünür.

İnsanlarda birtakım ince, yüksek ve temiz duygular vardır ki, insan onlarla doğar, büyür ve yaşar. İşte o ince, yüksek, derin ve temiz duyguları en çok duyabilen ve başka insanlara duyurabilen sanat insanlarıdır.

Atatürk tüm bildirge ve söylemlerinde milliliğe ve milli unsurlara çok önem vermiş, şu sözleri ile teyit etmiştir.

Atatürk, insanların gelişmesi için bazı şeyler gereklidir, dedikten sonra bunların başında sanatın geldiğini söyler ve der ki: ”Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz, açık söyleyelim ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.” Bu düşüncelere sahip bulunan Atatürk bu konuda en büyük hamlelerini bu anlayışla inşa etmiştir.

15 Nisan 1931’de ”Türk Tarih Tetkik Heyeti’ni, 12 Temmuz 1932 Türk Dil Tetkik Cemiyeti’ni,1937 de Dolmabahçe Veliaht dairesinde ilk Türk Resim ve Heykel Müzesini bu amaçlarla kurdurmuş ve çalışmalarını da desteklemiştir.

Cumhuriyetin 10.yılında yaptığı konuşma ”Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız” diyen Atatürk bu konuda güzel sanatlara verdiği önemi de ”Yüksek bir insan topluluğu olan Türk ulusunun tarihi bir özelliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Memleketimizin yüksek karakterini yorulmaz çalışkanlığını, zekâsını, ilme bağlılığını güzel sanatlara sevgisini milli birlik duygusunu devamlı olarak ve her fırsatta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek de ulusal ülkümüzdür” sözleri ile vurgulamaktadır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk üniversite saydığımız yenilikler gibi sanat ve sanat eğitimi sorunlarımıza da eğilerek İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yeniden düzenlenmesi, Ankara Devlet Konservatuarının kurulması, sonra modern batı sanatının en veciz ve metotlarının Avrupa’dan getirtilerek sanat eğitimi, müzik Avrupai bir disipline takılması gibi hamleleri gerçekleştirmiştir. Akademinin yeniden yapılandırılması bu dönemde gerçekleştirilmiştir.

Yine bu meyanda Atatürk 1936 yılında yaptığı bir konuşmasında da güzel sanatlarda başarılı olamayan ulusların uygarlık alanında yüksek insanlık sıfatı ile tanımlanmasının olanaksız olduğunu belirtmiş.

1923’den itibaren önemli merkezlere modern kitaplıklar, konservatuarlar, müzeler, güzel sanat sergileri kurmaktan söz etmiş.’ ‘Bu görüşüne bağlı olarak yüzyıllarca yasak sayılmış resim ve heykel konusunda da bu yasakları yok edici açıklamalarla ressam ve heykel tıraşları yüreklendirmiştir.

Dünyada uygar olmak isteyen herhangi bir ulusun mutlaka heykel yapmasını ve heykeltıraş yetiştirmesi gerektiğini belirtmiş, güzel sanatların resim, heykel, mimari, sahne sanatları, müzik gibi hemen her türünün gelişmesini yürekten desteklemiştir.

Atatürkçü yaklaşımda milli bilincin, millet olma duygusunun güçlendirilmesi ile çağdaşlaşma ve yenileme birbirine zıt değil, birbirini tamamlayıcı unsurlardır. Bu yaklaşımda ilginç bir sentez göze çarpar.

Atatürk bir yandan Türk Milletini çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne yükseltmek, öte yandan tarih ve dil çalışmalarıyla Türk Kültürünün milli temellerini geliştirmek istemiştir. Bunu destekleyen sözleri ise yine Bursa’da söylemiştir. 27.10.1922 gecesi Bursa’dan Şark Tiyatrosu salonunda oldukça uzun bir konuşma ile

“… Hanımlar, Beyler; memleketimizin en mamur, en latif, en güzel yerlerini üç buçuk sene kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir bilir misiniz?

Orduların sevk ve iradesine, ilim ve fen düsturlarını rehber ittihaz etmektedir. Milletimizi geliştirmek için asıl olan mekteplerimizin, Darûlfununlarımızın teessüsünde aynı meslek takip edeceğiz.

Evet, milletimizin siyasi, içtimai hayatından, milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilmi ve fen olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk Milleti, Türk Sanatı iktisadiyatı, Türk Şiiri ve edebiyatı bütün bedeniyle inkişaf ederim demiştir.

Atatürk burada açıklıkla öğretmen, sanatçılara ve ressamlara, edebiyatçılara vb. sanat erbabına büyük görevler düştüğünü belirtmiştir ve bu dileklerle birlikte bunun bir buyruk olarak görülmesi gerek. Pek çok sanatçının bundan etkilendiği görülmüştür.

1923 yılında Adana Türk Ocağı binasında “Bir millet sanat ve sanatçılardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet ayağı topal, kolu çolak sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından birisi kopmuş demektir.

Bir millet sanata önem vermedikçe büyük bir felakete mahkûmdur.’ diyerek sanatın bir ulusun geleceğindeki yerini belirtmiştir.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde başta Atatürk olmak üzere yönetenlerin en büyük sorunu bilim, sanat ve teknik alanlarda ki gerekli insan gücünün sağlanması olmuştur. Bu alanlarda devlet adına geliştirilmek üzere Avrupa’nın ileri merkezlerine yetenekli gençleri göndererek yetişmelerini sağlamak ve yine bunlar yetişinceye kadar yabancı uzmanlardan yararlanmak düşüncesini ilk etapta eyleme dökülmüş ve hemen Cumhuriyetin ilanının birinci yıldönümünde uygulanmaya başlanarak yirmi iki kişilik ilk kafile 1924 sonbaharında yurt dışına gönderilmiştir.

12 Nisan 1930’da Türk Ocağı Tiyatrosu’nu açmak üzere Ankara’ya gelen Darülbedar artistlere ve çevresindekilere Dr. Reşit Galip’e dönerek; “Biz hepimiz mebus oluruz, vekil oluruz, cumhurbaşkanı oluruz ama sanatçı olamayız işte bunun içindir ki sanatçı el öpmez ama onun eli öpülür” demiştir. Dr. Reşit Galip ise; ” Evet paşam, ama hiçbirimiz M. Kemal olamayız.”

Atatürk’ün, ”Güzel Sanatlar” adı altında çeşitlendirdiği sanat dalları müzik, resim, heykel, mimarlık, edebiyat ve tiyatrodur. Atatürk sanat dallarından müziğe o kadar önem verir ki, hayatın bile anlamını müzikte bulduğunu ve müzik ile ilgisi bulunmayan yaratıklara insan denemeyeceğini söylemekten  çekinmemiştir.

Şiir ve edebiyata karşı büyük bir sevgisi olan Atatürk’ün yabancı şairlerden Byron ve Alfred de Musset’in şiirlerini okuduğu sofrasında da her zaman Yahya Kemal, Faruk Nafiz ve Behçet Kemal’e şiirlerini okutturup zevkle dinlediği bilinmektedir.

Her zaman yazı yazmaya da özlem duyan Ata’nın Ankara savaşını konu edinen bir tiyatro eseri yazmayı istediği, Victor Hugo, Russeau ve Montesque gibi Fransız klasik sanatçılarının eserlerini okuduğu bilinmektedir.

Atatürk’ün kültür ve tarih alanındaki davranışları incelendiğinde bunların belli bir üçleme içinde sıralandığı görülür.

Birincisi Türk kültür ve sanatını Türk’ün malı olarak ortaya koyma çabaları. İkincisi teşvik ve güven verici hareketlerle sanat ve sanat eserini teşvik edici sözler. Üçüncüsü ise sanatçı yetiştiren kurumları oluşturmasıdır.

Üzerinde yaşadığı Vatanın kültürel değerleri ile Türk insanını bütünleştirmek isteyen Atatürk daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce 14 Ağustos 1923’te hükümet programında Milli Müzeler kurulması kararını almıştır.

Bu yasadan sonra başta Ankara Anadolu medeniyetleri müzesi olmak üzere Anadolu’da pek çok müze kurulmuştur. Bu dönemde yapılan faaliyetlerden bir kaçını şöyle sıralayabiliriz.

1926 yılında Güzel Sanatlar Akademisi fındıklıdan çifte saraylardan birine taşındı. 1936’da Ankara devlet konservatuarı açıldı. 1935 yılında Dr. Ernst Proetorius Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını kurmak üzere Ankara’ya getirildi.

1937 yılında Ata’nın emriyle Dolmabahçe Sarayı Veliaht dairesinde Resim ve Heykel müzesi ilk defa açıldı. 1924’te Topkapı Sarayı müze haline dönüştürüldü. 1924’te Mevlana dergâhı ve türbesinin müze haline dönüştürülmesini emretti. Bu meyanda 1930 yılında:

“Ecdadımız büyük imparatorluklar kurdukları gibi parıltısı uzaklardan fark edilen büyük medeniyetlerde yaratmışlardır. Bizim vazifemiz bunları aramak, incelemek, Türk dünyasına ve cihana kazandırmaktır.” Diyerek toprak altı ve üstündeki sanat eserlerine de ne denli duyarlı baktığını ortaya koymuştur. Ulus bütünlüğünün kültür ve uygarlık birliğinde olduğunu bilen Atatürk 1930’larda ulusal kazıları başlatarak sanatçılar için bilgi birikim demek olan müzelerimizi zenginleştirecek hazineleri çoğaltmayı amaç edinmiş ve yaşadığımız topraklardaki hazineleri gün ışığına çıkartmıştır.

Bu dönemde cumhuriyetin kurulmuş olduğu tarihten sonraki şahlanış ve coşku tüm aydınları özellikle sanatçıları büyük bir motivasyona itmiştir.

Anadolu’da kurulan genç Cumhuriyet’in getirdiği devrim heyecanı sanatçıları da sarmış, sanat dernekleri, sanatçı grupları kurulmaya başlanmış, genç sanatçılar, Anadolu’nun içlerine yayılarak hummalı bir çalışmaya koyulmuşlardır.

Kemalist devrimin ve Cumhuriyetin merkezi olan Ankara sanat etkinliklerinin de merkezi olmaya başlamış, çağdaş Türk sanatının tohumları böylece Anadolu bozkırlarına da serpilmiştir. Atatürk, kişisel olarak ve buyruklarıyla da devlet ve yerel yönetimler sanat ve sanat etkinlikleri ile ilgilenmeye başlarlar. Açılan sergilerden resimler alınarak sanatçılar desteklenir.

Atatürk değişik vesilelerle nutuklarında, demeçlerinde sanatçılarla ilgili değişik sözler söylemiş onları her vesile ile teşvik etmiştir. İkinci tarih kongresi nedeniyle tertiplenen sergiyle birlikte yine Atatürk’ün emriyle Türkiye’de ilk defa bir resim ve heykel müzesine kavuşmuştur.

Evlerden, kurumlardan, kişilerden resim ve heykeller toplandı veya satın alındı ve ilk resim ve heykel müzesi kendileri tarafından sergiyle açıldı. Türkiye ilk resim galerisine Atatürk’ün eliyle açıldıktan sonra sahip oldu…

Atatürk, sanatın, insanın imgelem dünyasını geliştirdiğini biliyordu. Sanatın, hayal dünyasında doludizgin at koşturmak, içimizdeki çocuğu konuşturmak, başka bir deyişle içimizdeki deliyi serbest bırakmak anlamına geldiğini, sanatsal tavır ve düşüncenin insanı daha da özgürleştirdiğini, insanın beynine sansür koymayacağını, bunun da özgür ruhlu insanlar yetiştirmek demek olduğunu ve böylece de demokratik bir toplum yaratmanın gerçekleşeceğini biliyordu.

Demokrasi dışı yönetimlerde kafası ve ruhu özgürleşmeyen insanın aynı zamanda ekonomik ve düşünsel özgürlüğü, bunlarla paralel olarak sanatsal yaratma özgürlüğü de olamaz.

Bu perspektiften baktığımızda büyük önderin 100 yıl önce başlatmış olduğu sanatta ve bilimdeki özgürlük hareketleri günümüzdeki etkilerini göstermektedir. Atatürk; ışık demek, coşku demek, ilke demek, tutulacak yol demek bizler için.

O yollar ötesinden varan gönlümüzde alev alev yanan ve de kalbimizi tüm sıcaklığı ile saran tükenmez bir soluktur Atatürk. Yaşamak, duymak gerek onu, sanata bakışını anlayışını bilmek gerek ve de olabildiğince içimize sindirmek gerek.

Gerek ki yaşama tutkumuz, yaşama direncimiz, dahası gücümüz artsın. Artsın ki bireyler olarak çalışalım, didinelim, kendimize düşen görevi yapmanın huzurunu ve hazzını duyalım, atalarımızın büyüklerimizin duyduğu gibi. Önce verip imkânların tümünü zorlayalım. Engelleri aşarak iyiye, doğruya, güzele ulaşalım.

Arzu KÖK

Genel Yayın Yönetmeni: Elif ÜNAL YILDIZ 

Bir Önceki Yazımı Okudunuz mu?

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK HAKKINDA 

Yorumlar (1)

  1. Yıldız Tek Gamlı
    • 30/05/2024

    Hocam Atamın izinde geleceğe eserler bırakmaya devam edeceğiz 🇹🇷❤️ Uzun zamandır okuduğum en anlamlı araştırmalardan biriydi. Kaleminiz daim olsun ❤️

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arzu KÖK

İskenderun/Hatay doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimimi İskenderun’da aldıktan sonra Ankara Üniversitesi’nde Matematik okudum. Üniversite ile başlayan ve yıllardır süregelen bir Ankaralıyım artık. İlkokul, ortaokul ve lise çağlarımda başlayan okuma sevdam ve sonrasında aldığım ilçe, il ve Türkiye çapındaki derecelerim ile hız kazandı bu serüven. Uzun yıllar Ulus Gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Pek çok dergide şiir ve makalelerim yayınlandı. Hâlâ da okumaya ve yazmaya devam ediyorum. Ben kendimi çok okuyan az yazan biri olarak tanımlarım genelde. Çünkü okudukça doluyor, doldukça boşalıyor ve yazıyorsunuz. Özgür Sanatçılar Derneği Başkanı’yım. Başkent Postası Tv de uzun bir dönem ‘Sanattan Yansımalar’ isimli bir program yaptım.